15
KASIM CUMHURİYET BAYRAMI COŞKUYLA KUTLANDI
KKTC’nin kuruluşunun 24’üncü yıldönümü dün tüm yurtta
çoşkuyla kutlandı. Kutlamaları çerçevesinde ilk tören Lefkoşa Atatürk Anıtı
önünde gerçekleştirildi ve ardından Dr. Fazıl Küçük’ün Anıt Tepe’deki kabrinde
bir tören düzenlendi. Dr. Fazıl Küçük Bulvarı’ndaki törende ise Türkiye
Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Mustafa İsen, Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah
Gül’ün yolladığı mesajı Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’a sundu.
Lefkoşa’da Dr. Fazıl Küçük Bulvarı’ndaki törende konuşan
Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, er veya geç, iki kesimli ve Kıbrıs Türk
halkının evet dediği BM barış planında öngörülen yaklaşımlar çerçevesinde iki
halkın ve iki kurucu devletin siyasi eşitliğine dayalı birleşik yeni bir
ortaklık devleti kurulacağını belirterek, görevlerinin bu kaçınılmaz gerçeğe
KKTC’yi bütün kurumlarıyla hazırlamak olduğunu söyledi.
Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’ın törende yaptığı
konuşmanın tam metni aşağıdaki gibidir:
“Değerli Konuklarımız;
Sayın TC Cumhurbaşkanı Temsilcisi, Sayın TBMM Temsilcisi,
Sayın TC Hükümet Temsilcisi, Sayın Türk Silahlı Kuvvetleri Temsilcisi ve
dünyanın değişik ülkelerinden bizi yalnız bırakmayan saygıdeğer konuklar;
Kıbrıs Türk halkı, sevgili kardeşlerim,
Bugün Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin 24. Kuruluş
yıldönümünü kutluyoruz. Elbette, Kıbrıslı Türklerin kendi kendilerini
yönettikleri demokratik ve sosyal bir hukuk devleti kurma girişimlerinin
tarihi çok daha eskilere dayanır. Eski kuşakların ifadesiyle “idaremize” her
zaman sahip olduk. Yalnızca Osmanlı döneminde değil, İngiliz sömürge döneminde
ve 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti döneminde de, değişik adlar altında Kıbrıslı
Türklerin yasama, yürütme ve yargı organları hep bulundu ve önemli işlevler
gördü. Kıbrıs Türk halkı kendi kendini yönetme deneyimi ve her düzeyde kendi
yönetim sistemini kurumsallaştırma becerisi açısından yaklaşık 450 yıllık bir
tarihe sahiptir. O nedenle, öncelikle vurgulamak istediğim, Kıbrıs Rum
tarafının yanlış propagandasıyla, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin varlığını
doğrudan doğruya 1974’e dayandıran bazı uluslararası kurumların ciddi bir
yanılgı içinde olduğudur. Kıbrıs tarihini ve Kıbrıslı Türklerin tarih içindeki
yönetim mekanizmalarını tarafsız bir şekilde inceleyecek herkes, Kuzey Kıbrıs
Türk Cumhuriyeti’nin, yüzlerce yılda Kıbrıs Türk halkının aktif katılımıyla,
mücadelesiyle kurulduğunu, anlayacak, kökleşmiş toplumsal yapılanmalara,
tarihsel kurumlara dayandığını öğrenecektir.
Bildiğiniz gibi, Kıbrıs Türk Federe Meclisi, 15 Kasım
1983’de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni ilan ederken, bu oluşumu, gelecekte
kurulacak iki kesimli, siyasi eşitliğe dayalı yeni Federal ortaklık devletinin
Kıbrıslı Türk kanadı olarak öngörmüştü. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti,
adamızda siyasal eşitliğin ve kurucu devletlerin eşit statülerinin güvenceye
alınacağı yeni bir ortaklık devletine hazırlanmak amacıyla gündeme
getirilmişti. Biz, 15 Kasım 1983 tarihinde ilan edilmiş bu hedeflere sadakat
göstererek barışı ve çözümü gerçekleştirmek için kendi üzerimize düşeni
yapıyor, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin iyi niyet misyonu
çerçevesinde Kıbrıs sorununa kapsamlı bir çözüm bulunması hedefine
bağlılığımızı bütün samimiyetimizle sürdürüyoruz.
Değerli konuklar, sevgili yurttaşlarım,
Yukarıdaki saptamalardan hareketle, son dönemde yaşanan
gelişmeleri bir kez daha vurgulamak istiyorum:
Zaman, Kıbrıs’ta bir çözümün aleyhine çalışıyor. Bir an
önce Kıbrıs sorununun çözümlenmesi gerektiğini ilgili taraflara ve
uluslararası topluma duyuruyoruz. Son zamanlardaki siyasi faaliyetlerin
başlıca konusu olan 8 Temmuz Antlaşması’nın temel hedefi de, Kıbrıs sorununa
en kısa sürede bir çözüm bulunmasıdır. Ne yazık ki, 8 Temmuz 2006 tarihinden
itibaren geçen 14 aylık sürede, iki taraf arasında yapılan müzakerelerde bir
ilerleme sağlanamadı. Hatta tek bir çalışma grubu veya teknik komite
kurulamadı. Bu kilitlenmeyi kırmak amacıyla Kıbrıs Rum Yönetimi Lideri
Papadopulos’a pek çok kez çağrıda bulunup, kapsamlı görüşmeler için kendisiyle
bir araya gelmeye çalıştım. Nihayet, 5 Eylül 2007 tarihinde bu gerçekleşti.
Kısa sürede bütünlüklü bir çözüme ulaşabilmek amacıyla, tam teşekküllü
müzakerelerin başlamasını ve bunu sağlamak için de hızlandırılmış bir hazırlık
sürecini masaya koydum. 5 ayrı çalışma grubunun iki-iki buçuk aylık bir
süreyle çalışmasını ve ardından tam teşekküllü müzakerelere başlanıp, 2008
sonuna dek bir çözüme ulaşılmasını önerdim. Açıktır ki, bu önerim, 8 Temmuz
sürecini bir disiplin içinde hızlandırıp sonuç alıcı hale getirmeyi
amaçlıyordu. Ne yazık ki, Sayın Papadopulos, önerilerimizi müzakere etmeyi
dahi reddetti. Rum tarafının bu retçiliğinin altında, uluslararası toplumun
hataları var. Papadopulos, Avrupa Birliği’ne tek taraflı olarak üye
yapılmaları nedeniyle elde ettiği avantajları Kıbrıslı Türkleri silmek,
istediklerini bize empoze etmek amacıyla kullanıyor.
16 Ekim’de Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Sayın Ban Ki
Moon ile görüşerek, Kıbrıs sorununun çözümüne yönelik müzakerelere hazır
olduğumuzu bir kez daha yineledim. Genel Sekreter’e iki Kıbrıslı halkın
yakınlaşmasına katkıda bulunacak güven artırıcı önlemler paketi sundum. Genel
Sekreter’e Kıbrıslı Türkler üzerindeki izolasyonların kaldırılması için selefi
Kofi Annan ve kendisi tarafından uluslararası topluma yapılan çağrılardan
henüz hiçbir sonuç alınmadığını özellikle vurguladım… Kıbrıs’ta bir çözüme
“Evet” diyen taraf olarak Kıbrıslı Türklerin cezalandırılmaya devam edilmesi
kabul edilemez. Bu durum, tam da Rum tarafının uzlaşmazlığının nedenidir.
Zamanın, adamızda barışı ve birleşmeyi gittikçe daha zor bir hale getirdiğine
aldırmaksızın, Tasos Papadolulos zamanla Kıbrıslı Türkleri silip
süpürebileceğini hesaplıyor. Tabii ki çok yanılıyor. Kıbrıslı Türkler her
zaman dimdik ayaktadır ve ayakta olacaktır!..
Çözümsüzlük; Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği ve
uluslararası toplum, Kıbrıs Rum tarafını adanın tek temsilcisi sayıp her
olanağı altın tepsi içinde sunduğu, buna karşılıksa, Kıbrıs Türk tarafını
izolasyonlar altında dışladığı için devam ediyor. İzolasyonlar, Rum tarafının
uzlaşmazlığını teşvik ediyor. Papadopulos’un, 26 Ekim 2007’de Birleşmiş
Milletler Genel Kurulu’nda yaptığı konuşma, Birleşmiş Milletler Genel
Sekreteri’nin iyi niyet misyonu çerçevesinde yürütülen müzakerelerde ortaya
çıkan parametreleri ve çözüm müktesebatını reddetme noktasına geldiğini apaçık
bir şekilde gösteriyor. Birleşmiş Milletlerin bugüne kadar hazırladığı
planların uluslararası hukuk süzgecinden geçmediğini iddia edecek kadar
aşırıya kaçıyor ve hedefini ortaya koyarken üniter devleti tarif ediyor. Fakat
ne yazık ki uluslararası toplum susuyor. Yüzüne karşı adeta dünyaya meydan
okurken ortaya çıkan bu suskunluk Rum gericiliğini daha da pervasızlaştırıyor.
Suriye’ye feribot seferi düzenlememizi inanılmaz bir tepkiyle karşılayarak
yediden yetmişe tüm Rum gericilerini harekete geçirip Suriye’ye karşı bir
Haçlı Seferi başlatmaya yeltenirken Avrupa Birliğinden bu kez susturucu bir
yanıt alıyorlar: Mağusa limanını kapalı ilan eden sizsiniz, bu kararınızın
uluslararası bir geçerliliği yoktur! Bu nedenle Avrupa Birliğini bu işe
karıştırmayın! Yine de vazgeçmiyorlar. Özel ulakları, Dışişleri Bakanları
canlarını dişlerine takıyorlar. Feribotun Gürcü bayrağı taşıması nedeniyle
Gürcistan’ı sıkboğaz ediyorlar. Rum basınına umutlu oldukları haberleri
sızdırıyorlar. Ne umudu? Feribot seferlerini durdurma umudu! İnanabiliyor
musunuz? Böylesine bir saldırganlık nerede görüldü? Ticari bir ilişkiyi
durdurmak için, dünyanın gözü önünde bu nasıl bir saldırganlık, nasıl bir
düşmanlık? Canımız ellerinde olsa çıksın diye sıkmazlar mı?
Sevgili Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti yurttaşları,
Kıbrıs Rum tarafının tüm bu olumsuz tutumuna rağmen, biz,
kapsamlı müzakerelere başlanmasına ve Kıbrıs sorununa en erken bir zamanda
kalıcı ve adil bir çözüm bulunmasına yönelik politikamızı sürdürüyoruz. Herkes
gibi biz de huzur ve refah içinde iyi koşullarda yaşamak istiyoruz. Bu nedenle
de, çağdaş Avrupa değerlerine, sosyal hukuk devleti ilkelerine bağlı
demokratik ve modern bir Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti yaratmak amacıyla
çalışıyoruz. Uluslararası toplumdan Kıbrıslı Türklere saygı gösterilmesi ve
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin demokratik bir devlet olarak gerçekliğinin
teslim edilmesi ancak bu şekilde olabilir. Çalışmalarımızı dünya ile uyum
içerisinde yeniden yapılandırdığımız ve yaşam politikalarımızı insanımızın
özgürlüğü, refahı ve demokratik haklarının gerçekleşmesi odağında
ilerlettiğimiz bugünlerde, tüm arzum birlik ve beraberliğimizin pekişerek
artmasıdır. Bugün ürettiğimiz her bir değeri yarının sahipleri olan
çocuklarımıza bırakacağız. Mirasımız, pırıl pırıl, güzel, refah içinde bir
gelecek olmalıdır. Onların iyi günlerde yaşamlarını sürdürmeleri için
harcayacağımız her saniye, bize geleceğin onuru ve güveni olarak binlerce defa
katlanarak dönecektir. Bunu bilerek dayanışmak, bunu görerek ortak
çıkarlarımızı kesiştirmek ve yollarımızı, farklılıklarımızın zenginliğinde
birlikte yürümek boynumuzun borcudur.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin 24. kuruluş yıldönümünü
kutladığımız bugünlerde çağdaş, demokratik, hukukun üstünlüğüne dayalı, bir
yönetim sistemi yaratmış olmamız aslında, bu gerçekliğin farkında olduğumuzun,
kendi kendimizi yönetme hakkımıza sahip çıkıp yolumuzu başımız dik
yürüdüğümüzün bir göstergesidir.
Devlet mekanizmamızı, çağdaş devletler gibi kurumsallaşmış,
şeffaflaşmış, demokratikleşmiş bir hukuki ve idari düzene kavuşturma yolunda
kat ettiğimiz mesafeyi küçümsemeden, daha da ileri hedeflere varmayı hep amaç
bilmeliyiz. Yasaların üstünlüğünü, savunurken, devletin değişik kurumları
arasında yasalarda öngörüldüğü şekilde bir ilişkiler ağını yerleştirmeliyiz.
Devlet, şu ya da bu kişiyle, şu ya da bu siyasi grup ya da anlayışla değil,
ayrımsız tüm Kıbrıs Türk halkıyla örtüşmeli, halkın ihtiyaçlarını
karşılayabilecek bir yapıda olmalı ve hukukun üstünlüğüne dayanmalıdır.
İçinde bulunduğumuz yeni dönemde demokratikleşmeyi tüm
toplumsal kesimlere yaymak, sosyal bir hukuk devletini kökleştirmek baş
hedefimizdir. Bu hedef doğrultusunda ilerlerken, kadın -erkek, çoluk- çocuk,
yaşlı- genç, yani düşünen, konuşan ve üreten herkese, bu özel günde çağrımı
tekrarlamak istiyorum: Geliniz, katkı koyunuz. Devletimizin gelişmesinde
herkesin olumlu katkısı olsun. Eleştirelim ama kırıp yok etmek için değil…
Önerilerimiz hep birleştirip çoğaltmak ve hepimiz için kaliteli bir yaşamı
hedeflemek için olsun… Enerjimizi boşa harcamadan sevgi, saygı ve hoşgörü ile
çoğaltalım… Çoğaltalım ki tüm ülkemize yayılsın. Düşmanlıkları dostluğa,
anlayışsızlıkları hoşgörüye dönüştürmek için, öncelikle yarattığımız iç
barışımızı ve kendimize güvenimizi hep gözetelim ve ilerleyelim.
Çünkü, er veya geç, iki kesimliliğe ve ezici bir çoğunlukla
“Evet” dediğimiz Birleşmiş Milletler barış planında öngörülen temel
yaklaşımlar çerçevesinde iki halkın ve iki kurucu devletin siyasi eşitliğine
dayalı birleşik yeni bir ortaklık devleti kurulacak, Kıbrıs, tüm ada halkının
barış ve refah içinde yaşayabileceği bir Avrupa ülkesi olacaktır. Er geç,
Kıbrıslı Türkler de kendi toplumsal haklarıyla, tarihsel yönetim
mekanizmalarıyla Avrupa Birliği içinde tam olarak yer alacaklardır. Bugün,
bizim görevimiz, bu kaçınılmaz geleceğe, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni
bütün kurumlarıyla hazırlamaktır. Geleceğe güven ve gururla ilerlemektir.
Bunun için her koşulda bizleri destekleyen Türkiye
Cumhuriyeti; Cumhurbaşkanı, Meclisi, Hükümeti, Silahlı Kuvvetleri ve tüm
kurumlarıyla yanımızda olmaya devam etmektedir. Teröre karşı ayağa kalkan Türk
Ulusunun sağduyu ve kararlılıkla bu beladan da kurtulacağına inanıyor ve
koşulsuz destekleri için teşekkür ediyoruz.
Bu günlere gelmemizde, fedakarlıkla ve cesaretle öne
atılan, yaralanan, acılar çeken gazilere saygı ve sevgilerimi iletir, uzun ve
huzurlu bir ömür dilerim.
Bizler rahat olalım, yok olmayalım diye mücadele ederken
şehitlik mertebesine yükselenlerin önünde saygı ile eğilirken, bize miras
bıraktıkları onurlu yaşam hakkımızı kimselere vermeyeceğimizin sözünü
yinelemek isterim. Ruhları şad olsun.
Kıbrıs Türk halkının bugünlere gelmesinde katkısı olan
herkese, Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm kurumlarına, Türk Silahlı Kuvvetlerine ve
tüm Kıbrıs Türk halkına bir kez daha teşekkür eder, en içten saygılarımı
sunarım.
Hepinizi saygı, sevgi ve dostlukla kucaklar, mutlu ve
başarılı yıllar dilerim.
Bu inançla hepinizin Cumhuriyet Bayramı’nı kutluyorum.
Saygılarımı, sevgilerimi sunuyorum…”
Türkiye’nin Kıbrıs İşlerinden de Sorumlu Devlet Bakanı ve
Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek de törende bir konuşma yaptı. Çiçek
konuşmasında, Kıbrıs meselesinin Birleşmiş Milletler çatısı altında bir an
evvel çözümlenmesi çabalarına devam edeceklerini ancak bu tutumlarının “her ne
pahasına olursa olsun çözüm” düşüncesi taşıdıkları anlamına gelmediğini
belirterek, “Uzlaşma için uzattığımız el ilanihaye havada kalmayacak” dedi.
Cemil Çiçek, Kıbrıs Türk halkına uygulanan izolasyonların
kaldırılması için uluslararası toplumun adım atmasını beklediklerini ifade
ederek, bunun sadece siyasi değil, ahlaki bir yükümlülük olduğunu belirtti.
Çiçek, Kıbrıs Türkü’nün bu konudaki haklılığının sözle teslim edilmesi yeterli
olmadığını, sözlerin hayata geçirilmesi gerektiğini söyledi.
AVCI, EL-CEZİRE TELEVİZYONUNDA KIBRIS
GERÇEKLERİNİ ANLATTI
AVCI: “ÇÖZÜM İSTEYEN TARAFIN KİM OLDUĞU SON DERECE AÇIK”
Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Turgay Avcı, Kıbrıs
sorununun 1974’te değil 1963’te başladığını vurgulayarak, 2004 yılında
Kıbrıslı Türkler’in Annan Planı’nı kabulüyle çözümü isteyen tarafın kim
olduğunun da son derece açık olduğunu belirtti.
Avcı, canlı yayın konuğu olduğu El Cezire International
televizyonunda, Kıbrıs gerçeklerini anlattı. Annan Planı’nın BM tarafından
ortaya atıldığını ve Kıbrıslı Türklere bu planı kabul etmeleri durumunda
izolasyonlardan kurtulacakları ve dünyayla bütünleşecekleri mesajları
verildiğini kaydeden Avcı, buna karşın plana hayır diyen Rumlar’ın Avrupa
Birliği’ne üye olduklarını söyledi.
Avcı, “Rumlar, hem Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tek başlarında
ellerinde tutmak hem de hiç bir şekilde Kıbrıslı Türklerle bir güç paylaşımına
girmemek için plana hayır dediler” şeklinde konuştu.
Turgay Avcı, Türk askerlerinin Kıbrıs’ta tatil için değil,
1960 Garanti ve İttifak Anlaşmaları uyarınca garantör ülkenin gücü olarak
bulunduklarını söyledi. Avcı, Türk askerinin sadece Kıbrıslı Türkleri Rum
katliamlarından kurtarmakla kalmadığını, 15 Temmuz 1974’teki Yunan Cuntası’nın
sahneye koyduğu darbe sırasında bir birlerini öldüren Rumları da kurtardığını
belirtti.
Annan Planı’nın kabulü durumunda gerek Yunan gerekse de
Türk askerlerinin adadan büyük ölçüde ayrılacağını ifade eden Avcı, 1960
Anayasası’nda öngörüldüğü kadar askerin adada olmasının her iki tarafı da
rahatsız etmeyeceğini söyledi.
Turgay Avcı, Kıbrıs Rum Yönetimi’nin tek taraflı AB üyesi
olmasının Kıbrıs’ta çözüm umutlarını ne derece etkilediği şeklindeki soruya
yanıtında, bunun Avrupa Birliği’nin tarihinde yaptığı en büyük hata olduğunu
ve bu hatayı şimdilerde Avrupalı liderlerin açık açık kabul etmeye başladığını
kaydetti.
Annan Planı’na Kıbrıslı Türklerin evet dediğini anımsatan
Avcı, “Kıbrıs sorunu ne kadar daha sürecek?” şeklindeki soruya, şu yanıtı
verdi:
“Kıbrıslı Türkler çözüm istediklerini belli etmişlerdir ve
bu tavırlarını sürdürmektedirler. Kıbrıs Türk tarafı halen eşitlik ve adalet
ilkelerine bağlı bir çözüm için masada bulunuyor. Rumlar’dan da aynı tavrı
göstermeleri için dünyanın baskı yapması gerekir.”
Rumların AB üyeliğini kullanarak Kıbrıslı Türklerin eğitim
ve spor alanında faaliyet göstermelerine dahi engel olduklarını ifade eden
Avcı, Rumların en temel insan haklarından biri olan eğitim hakkını bile
engellemek amacıyla KKTC üniversitelerinin Bologna sürecine dahil olmalarını
engellemeye çalıştığını söyledi.
Turgay Avcı, İslam Konferansı Örgütü ile KKTC arasındaki
ilişkilerin gözle görülür bir şekilde geliştiğinin söylenmesi üzerine, göreve
gelir gelmez İKÖ’de alınan kararların uygulamaya girmesi konusunda çaba
gösterdiğini belirtti.
Avcı, İslam Konferansı Örgütü Genel Sekreteri Ekmeleddin
İhsanoğlu’nun da ciddi destek verdiğine işaret ederek, İKÖ ülkelerinde açılan
yeni temsilcilikler ile Lazkiye’ye düzenlenmeye başlayan feribot seferlerinin
bu gelişmelerin işareti olduğunu söyledi.