TALAT,
İSVEÇ DIŞİŞLERİ BAKANI BİLDT’LE BİR ARAYA GELDİ
Cumhurbaşkanı Mehmet Ali
Talat, İsveç Dışişleri Bakanı Carl Bildt’in resmi davetlisi olarak gittiği
İsveç’te, dün İsveç Dışişleri Bakanı Bildt ile çalışma yemeğinde biraraya
geldi.
Cumhurbaşkanı Talat, yemek
sonrasında yaptığı kısa açıklamada görüşmede izolasyonların kaldırılması gibi
konularda AB’den beklentiler de dahil olmak üzere her konunun en ince
ayrıntısına kadar konuşulup değerlendirildiğini söyledi.
Talat, “Kıbrıslı Türklere
oldukça yakın duran ve sıkıntılarını anlayan bir politikası bulunan İsveç’in
bir kez daha Kıbrıs Rum tarafının sürekli olarak yer aldığı kurumlarda ortaya
koyduğu görüşlerini bizim açımızdan açıklama fırsatı bulduk” dedi. Rum
tarafının her şeyi kendine göre yorumlayıp değerlendirirken Türk tarafının
ender durumlarda böyle bir imkân bulduğuna işaret eden Talat, “Bilmedikleri
çok şey duydular bu akşam. İzolasyonun bizim üzerimizdeki etkisini en ince
ayrıntısına kadar ortaya koyduk” şeklinde konuştu.
Carl Bildt de görüşmeyle
ilgili sorulara verdiği yanıtta, Kıbrıs sorunuyla ilgili konuları ele
aldıklarını kaydetti ve konunun AB’nin de sorunu olduğuna işaret ederek,
görüşmede Gambari süreci, Türkiye’nin AB üyeliği ve atılacak diğer değişik
adımları konuştuklarını belirtti.
Bildt, bir soru üzerine
Doğrudan Ticaret Tüzüğü’yle ilgili tartışmaların uzun süreli tartışmalar
olduğunu, konunun sene başında AB içinde de tartışıldığını ve ilerletilmesi
konusunda görüş birliğine varıldığını kaydetti. Bildt, “Bu daha gerçekleşmedi
ancak bu konuda da gelişme sağlayacağımızı umuyorum” dedi.
Carl Bildt, Talat’a
ilerleme sağlanabilmesi için zaman kaybetmemeyi, bütün imkânları kullanmayı ve
bütün süreçlerde hareket yaratmasını tavsiye edebileceğini belirtti ve “Şu an
devam eden Gambari sürecinde karşılaşılan teknik zorlukların üstesinden
gelinmeli. Şu an önemli görünebilir ancak uzun vadede o kadar da önemli
olmayabilir” dedi.
Cumhurbaşkanı Talat, bu
görüşme öncesinde İsveç Uluslararası İlişkiler Enstitüsü’nde bir konferans
verdi. Talat, konferansta yaptığı konuşmasında, Kıbrıs Türkü’nün hala daha
Kıbrıs sorununu çözme, adayı birleştirme ve AB’a girme noktasında olduğuna
dikkat çekerek, Kıbrıs Türkü’nün tüm dünyayı şoka uğratan bu noktaya bir
mücadele sonunda ulaştığını kaydetti.
Annan Planının Papadopulos
tarafından reddi ile çözüm ve AB’a birleşik Kıbrıs’ın girmesi konusunda büyük
bir fırsat kaçırıldığını kaydeden Talat, Rumların sadece planı değil, çözümü
de reddettiğine dikkat çekti. Talat, referandumun üzerinden 3 yıl geçmesine
rağmen çözüm yönünde hiç adım atılmadığını belirtti.
Cumhurbaşkanı Talat,
referandum sonrasında Kıbrıs Türkü’nün yaşadığı hayal kırıklığının,
güvensizliğe dönüştüğünü ve bunu aşmanın, Kıbrıs sorununu çözmekten de zor
olacağını söyledi.
Konuşmasında
izolasyonların kaldırılması gereğine vurgu yapan Talat, şöyle devam etti:
“İzolasyonların
kaldırılması, çözümün yerini alamaz. Çözüm adayı eşit koşullarda paylaşmaktır.
Kıbrıs Türkü hiçbir zaman Tayvan modelini istemedi. Çünkü bizler Kıbrıs’ta
eşit taraflardan biriyiz. İzolasyonların kaldırılmasını, çözüm olana kadar
daha iyi bir yaşam için istiyoruz.”
Cumhurbaşkanı Mehmet Ali
Talat, referandum sonrasında Kıbrıs Türkü’ne uygulanan izolasyonların
kaldırılması yönünde söz veren AB’nin Mali Yardım Tüzüğü ile birlikte
hazırladığı Doğrudan Ticaret Tüzüğü’nün aradan 2 yıl geçmesine rağmen Rumların
engellemelerinden dolayı geçmediğini hatırlattı.
Rumların AB üyeliğini
suiistimal ettiğini kaydeden Talat, AB’yi, Güney Kıbrıs’ın tek başına AB’a
girişinden doğacak problemler konusunda defalarca uyardıklarını belirtti.
Cumhurbaşkanı Talat, 8
Temmuz sürecine de değinerek, Kıbrıs Türkü ile en düşük seviyede dahi
işbirliği yapmaktan kaçınan Rum Yönetimi’nin uzlaşmaz tutumunun bu süreci de
etkilediğini ve sürecin tıkandığını, ancak Türk tarafının ilerleme
sağlanabilmesi için elinden geleni yaptığını belirtti.
Cumhurbaşkanı Mehmet Ali
Talat, bir soru üzerine, Kıbrıs sorununda müzakere zemininin BM olduğunu
söyledi. Rumların tek başına üye olduğu AB’nin Kıbrıs sorununu çözmeye
yeteneği olmadığını ifade eden Talat, “Kıbrıs Türkü AB’nin dışında olduğu için
çözümde rol alması mümkün değil. Tek zemin BM’dir” dedi.
Talat, yarın da Finlandiya
Dışişleri Bakanı İlkka Kanerva’nın davetiyle Finlandiya’ya gidecek.
CUMHURBAŞKANLIĞI SÖZCÜSÜ ERÇAKICA: “RUM POLİTİKASI, DOĞU AKDENİZ’DE
İSTİKRARSIZLIK YARATIYOR”
Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü
Hasan Erçakıca, dün gerçekleştirdiği basın brifinginde, Kıbrıs Rum tarafının
dış politikasının Doğu Akdeniz’de istikrarsızlık yarattığını, Türkiye Milli
Güvenlik Kurulu’nun 20 Haziran tarihli bildirisinde de bu tehlikeye işaret
edildiğini belirtti. Rum Dışişleri Bakanı Yorgos Lillikas’ın söylemlerini
Haçlı zihniyetine benzeten Erçakıca’nın açıklaması şu ifadelere yer verdi:
“Kıbrıs Rum dış politikası
ve bunun yansıması olarak son dönemde sürdürülen faaliyetler, Kıbrıs sorununun
çözümünü değil, Doğu Akdeniz’de istikrarsızlık yaratmayı, hatta Kıbrıs Rum
tarafının, Türkiye’nin bu bölgedeki rolünü üstlenmesini hedeflemekte; bu
çabalar ise bulunduğumuz coğrafyadaki tansiyonun ve geriliminin artmasına
neden olmaktadır.
Kıbrıs Rum tarafının bu
tutumu, Avrupa’nın en büyük barış projesi olan Avrupa Birliği üyeliği
aracılığı ile ileriye götürülmeye çalışılmaktadır.
20 Haziran 2007 tarihinde
toplanan Türkiye Milli Güvenlik Kurulu sonrasında yayınlanan bildiride de bu
tehlikeye açıkça işaret edilmekte, Güney Kıbrıs’ın Doğu Akdeniz’de giriştiği
eylemlerle bölgede bir istikrarsızlık unsuru olmayı sürdürdüğünün altı
çizilmektedir.
Gün geçmemektedir ki,
Kıbrıs Rum liderliği tartışma konusu yaratacak yeni bir adım atmasın ve
Kıbrıslı Türkler kadar Türkiye’yi de bu tartışmaların içine çekmeye
çalışmasın.
Doğu Akdeniz’de petrol
aramaya çalışmak veya bölgedeki hava sahasının paylaşımı gibi konularda sorun
çıkarmak, Kıbrıs Rum tarafının çabalarının örnekleridir.
Zaten Kıbrıs Rum Dışişleri
Bakanı Lillikas, politikalarının esas hedefinin Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’da
Türkiye’ye karşı bir alternatif olmak olduğunu ve aslında attıkları tüm
adımların Türkiye’yi hedef aldığını açıkça söylemektedir. Bir kez daha
bilginize getirmek isteriz ki, Lillikas, 22 Ocak 2007 tarihinde Brüksel’de
verdiği konferansta, “Kıbrıs’ın AB’ne katılımı, Birliğin Doğu Akdeniz’e doğru
siyasi, ekonomik ve askeri olarak genişlemesine katkıda bulunmuş ve Kıbrıs,
Orta Doğu’ya uzanan bir köprü haline gelmiştir. Buna ilaveten, Kıbrıs’ın bu
bölgeye ulaşım açısından Türkiye’ye bir alternatif olmasından kaynaklanan
stratejik önemi giderek daha da belirgin hale gelmektedir” demişti.
Bu yaklaşımın, Türkiye’yi
küresel işbölümünden uzaklaştırarak zayıflatmayı ve bu yolla Kıbrıs’ın tümüne
sahip çıkmayı hedeflediği ama bunun için de bölgemizdeki çatışmaları ve hatta
“din savaşlarını” kışkırtmayı öngördüğü açıktır.
Bu oyunların ne kadar
tehlikeli sonuçlar doğurabileceğini idrak etmek için ise Haçlı Seferleri
tarihini okumak yeterlidir.
Bunun tehlikelerini bizler
kadar Kıbrıs Rum liderliğinin de görmesi gerekmektedir.
Türkiye’nin politik
tutumlarının en üst seviyede tartışıldığı yer olan Milli Güvenlik Kurulu
bildirisinde ayrıca “siyasi eşitlik ve iki kesimlilik temelinde yeni bir
ortaklık devleti kurulmasına” desteğin yinelenmesi ve “BM çerçevesinde adil,
kalıcı ve kapsamlı bir çözüm bulunmasına yönelik olumlu yaklaşımın
sürdürüleceğinin” açıklanması, Kıbrıs Türk tarafının pozisyonuyla tamamen
örtüşmekte ve Kıbrıs sorununda olumsuz tutum sergileyen ve tüm bölgedeki
istikrarı tehlikeye atmakta bir sakınca görmeyen tarafın kim olduğu açıkça
gözler önüne serilmektedir.
Kıbrıs sorununa çözüm
bulma çabalarının sonuçsuz kalmasını Türkiye’deki iç politika gelişmeleri ve
yaklaşmakta olan genel seçimlerle açıklamaya çalışanların da MGK açıklaması
ile hükümet uygulamaları arasındaki uyuma dikkat etmesi ve sorunun
çözümsüzlüğünün nedenlerini daha başka yerde aramaları gerekmektedir.
Kıbrıs Rum Ortodoks
Kilisesi Başpiskoposu II. Hrisostomos, artık kendini dini bir lider değil de
siyasi bir lider olarak görmekte olduğunu son günlerde yapmış olduğu
açıklamalarla ortaya koymaktadır. Aslında Kıbrıs Rum kilisesinin Kıbrıs
konusunda ne kadar güçlü etkilere sahip olduğu, tarihi geçmişinden de
bilinmektedir. Başpiskopos Hrisostomos’un açıklama ve çabaları da, Kıbrıslı
Rum din adamlarının kendilerini siyasi yaşamın bir parçası olarak gördüklerini
teyit etmektedir.
Başpiskopos, son olarak
gerçekleştirdiği İtalya gezisinde, bir din liderinden çok siyasi bir lider
kimliğine bürünerek, görüşmelerinde Kıbrıs sorunu ile ilgili ‘bilgiler’
vererek, kendi deyimi ile “Papayı Kıbrıs meselesine daha duyarlı hale
getirmek” yönünde çaba harcamıştır.
Başpiskopos Hristomos’un
bu çabaları siyasi bir sorun olan Kıbrıs sorununa dinsel bir boyut
kazandırmakta ve sorunun çözümünü güçleştirirken iki farklı dine mensup iki
halkın arasındaki ilişkileri kötüleştirme potansiyeli de yaratmaktadır.
Hrisostomos’nun çabaları,
sadece bizim tarafımızdan değil, kendisinin destekçileri ve uluslar arası
camia tarafından da bu şekilde algılanmaktadır.
İtalyan Il Giornale
gazetesinin 14 Haziran 2007 tarihli haftalık Tempi ekinde, Hrisostomos’un
“Kıbrıs’ta başkanlık görevini yürüten Papadopulos’un yardımcısı olarak siyasi
görevini yürütmeye devam ettiği” ifadelerine yer verilmiştir. Hrisostomos’un
yurt dışından görünüşü de bizim Kıbrıs’tan gördüğümüz gibidir. Hrisostomos,
bir din adamı gibi değil, Kıbrıs Rum milli davasının siyasi önderi gibi
hareket etmektedir.
Hriosotomos açık bir
şekilde, bir din adamının barışçı ruhuna uygun düşmeyen ifadelerle mücadeleye
hazır olduğunu her fırsatta dile getirmektedir.
Başpiskopos, Aziz
Gennaro’nun kemiklerinin muhafaza edildiği Napoli’deki kiliseyi ziyaret
ettiğini ve iki özel şişede tutulmakta olan Aziz’in kurumuş kanının
sıvılaştığını ve bu mucizenin Kıbrıs’taki Rum kiliselerinin Türk işgalinden
kurtulmasını yönünde alamet olduğunu savunmuştur. Hrisostomos, işte böyle bir
dini liderdir.”