|
GÜNEYDEKİ TÜRK KÖYLERİNİN DURUMU
ADIM ADIM GÜNEYDEKİ TÜRK KÖYLERİ (1)
GÜNEY’DE KALAN TÜRK KÖYLERİ’NİN DURUMU İÇLER ACISI
OKUL CAMİ VE MEZARLIKLAR BAKIMSIZLIKTAN DÖKÜLÜYOR
BAZI KÖYLERDEKİ TÜRK EVLERİ BÜYÜK ORANDA YERLE BİR EDİLDİ
RUM İLKOKULLARININ DUVARLARINDA TÜRK DÜŞMANLIĞINI İÇEREN YAZILAR DOLU
Baf/Limasol/Larnaka/Lefkoşa, 23 Haziran 03 (T.A.K.-HASAN KARAOKÇU):Oralarda
köyler var. Yakında ama çok uzaktalar…Yıllar önce 1974 yılı
öncesinde insanımıza yurt olmuş, barınak olmuş, aş vermiş, iş vermiş
toprak ve su vermiş köyler. İnsanımızın tırnaklarıyla tutundukları,
korumak için canlarını bile esirgemedikleri köyler. Bu köylerde yaşayanlar
Türk oldukları için, buralarda tutunmak için çok çok bedeller
ödediler..İstedikleri, yaptıkları hep insanca yaşamak amacına yönelikti.
En temel insan hakkı olan yaşamak hakkını sağlamak için çok çaba
harcadılar.Bu çabalarında karşılarındakilerin de aynı ölçüde hakları
olduğunu yadsımadılar. Ama herşey yolunda gitmedi..Yaşamak hakkı, mal mülk
edinme hakkı dolaşım hakkı sık sık çiğnendi, Kıbrıs’ın her yöresinde
yaşayan Türklerin. Türk köylerinde yaşayanlar istemeden yığınla
anıyı, tutundukları toprağı terkettiler. Küçücük bir göçmen evinde
yeni yaşamlarını sürdürdüler.
Gün geldi, özgürlük göçüne katıldılar. Birçok tehlikeleri göze
alarak Kıbrıs’ta oluşan ve dünya örgütü BM tarafından da resmen
onaylanan Yeşil Hattı aşarak Türk bölgesinde toplandılar. Özgürlük
Göçü 1974 sonrasında ölüme kadar giden tehlikeleri göze alarak yapılırken,
Nufus Mübadelesi Anlaşması çerçevesinde de gerçekleşti.
Özgürlük göçlerine büyük istekle katılanlar yine de yüreklerinin
derinlerinde bağlı kaldılar doğdukları, büyüdükleri topraklara..Ancak
yaşadıkları gerçekleri de kabul ettiler..Evlerini değiştirdikleri
kişiler olarak gördükleri aynı ülkenin insanları Rumların
bıraktıkları evlere, bahçelere, ağaçlara sahip çıktılar. Kendilerinin
gölgesinde ortudukları ağaçlara evlere veya diktikleri fidanlara aynı
ölçüde sahip çıkıldığı inancını da hep taşıdılar.
Yaşı ilerleyenler doğdukları evlerini, dallarına salıncak kurdukları
ağaçlarını, incirini, cevizini, üzümünü, kayısısını yedikleri ağaçlarının
öykülerini evlatlarına, torunlarına özlemle anlattılar, anılarla dolu köylerini
rüyalarından eksik etmediler. Bu duygularını yaşarken, kendilerini
karşılarındakini yerine de koydular sık sık ve yeni yerleşim
birimlerinin eski sahiplerinin anılarını gölgelememeye çaba gösterdiler.
Bu nedenledir ki 30 yıl sonra, Güney Kıbrıs ile KKTC arasındaki seyahat
serbestisi Türk tarafının girişimiyle başladığınDa kendilerini
ziyarete gelenlere fotoğraflarını, mücevherlerini, özel önemi olan eşyalarını
sakladıkları yerlerden çıkarak verdiler.
Karşılıklı olarak dökülen gözyaşları en doğal insanca duygulardı……
…Ve orda bir köy var uzakta, gitsek de gitmesek de o köy bizim
köyümüzdür"
diyen insanımıza kapılar açılınca uzakta olan köyleri yakın oldular…Gidemedikleri
köylerine gittiler. Oralardaki evlerini görmek istediler..Belki de
kendilerinin yaptıkları gibi, anılarının sembollerinin birileri
tarafından saklandığı ve kendilerine verileceği inancıyla gittiler.
"Bizim köylerimize gidenler ne buldular…Anılarının sembollerini
mi? Yoksa evlerini mi? Evlerinin yerinde birkaç taşı mı?
Bir de geçmişlerinin mezarlarına ulaşabildiler mi?
Bu sorularımıza yanıt bulmak için yola koyulduk ve Güney Kıbrıs’ta
kalan Türk köylerini teker teker gezdik. İşte gözlemlerimiz:
YOLA KOYULDUK
Ellerimizde haritalarla yola koyulduk. Aşırı sıcak havanın
yarattığı zor koşullara rağmen listemizdeki köyleri tek tek dolaşmaya
başladık. Yıllardan beridir RIK televizyon kanallarının “Güneyde kalan
Türk evleri, okulları, ibadet yerleri koruma ve bakım
altındadır.Kıbrıslı Türk vatandaşlarımız evlerine gelip oturabilirler”
şeklindeki propagandaya yönelik yayınlarını dikkate aldığımızda, güzel
ve bakımlı evler, camiler ve mezarlıklar bulabileceğimizi umuyorduk. Her
gittiğimiz köyde gerçeğin öyle olmadığını gördük.
Lefkoşa, Larnaka, Limasol ve Baf’ı birbirine bağlayan güzel oto
yollardan köylere doğru saptığımızda, özellikle önceleri Kıbrıslı Türklerin
yaşadığı köylere doğru yöneldiğimizde ve köylerin içine girdiğimizde
karşımıza çıkan tablo hiç de hoş değildi. Avrupa Birliği’ne
alınmış Güney Kıbrıs’ın Baf kazasındaki bazı köy yollarının
asfaltlanmamış olmasını hayretle karşıladık. Arazi nitelikli
aracımıza rağmen Dağaşan’a (Vretça) ulaşmak hiç de kolay olmadı.
Rum Yönetimi’nin bugüne kadar yaptığı propagandanın aksine, 1974
Barış Harekatı sonrası Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin kontrolunda
kalan Kıbrıslı Türklerin göç ettiği köylerdeki Türk varlıklarının
durumu yürekler acısıydı.
CAMİLER
Özellikle okul, cami ve mezarlık gibi kutsal yerlerin çok büyük bir
bölümü, bakımsızlıktan, yıkılmış, tahrip edilmiş. Camiler ve
okullar güvercinlerin istilasına uğramış. Güvercin pislikleri ve
ölüleri her tarafa yayılmış. Bazı camilerin duvarları da Türklere
küfür eden yazılara rastlıyoruz. Büyük yerleşim merkezlerinde veya büyük
yerleşim merkezlerine yakın köylerdeki camilerin dış kapıları ve
pencereleri göstermelik olarak boyanmış kapalı ve kilitli. Anahtarının
kimde olduğunu bulmanız da imkansız gibi. Çünkü açıldığı zaman içerdeki
harap durumla karşılaşacağınız kesin. Bunu birçok yerde gözlemledik ve
görüntüledik.
OKULLAR
Kimi köylerin okulları yine okul olarak kullanılmasına karşın,
bazıları kiliseye çevrilmiş. Tek sınıflı bazı okulların içerisinde
yaşayan Rum ailelere rastladık. Yıkılmış tahrip edilmiş, hayvan
barınağı ve ambar olarak kullanılan okulların sayısı da az değil. Okul
bahçelerinde veya köy girişlerine dikilmiş olan tüm Atatürk büstleri
ise sökülüp atılmış. Yerle bir edilmiş ve geriye sadece temelleri
kalmış okulların olduğunu da gördük.
EVLER
Kıbrıslı Türklerin yaşadığı evlerin büyük bölümü kendi
kaderine terkedilmiş, yıkılmış, yerle bir edilmiş veya yıkılmaya yüz
tutmuş durumda. Yılanlar, çıyanlar, güvercinler her tarafı istila
etmiş. Yanlarına yanaşmak ve içlerine girmek oldukça tehlikeli.Ücra
köylerdeki evlerin önemli bir bölümü hayvan barınağı haline
getirilmiş. Küçükbaş ve büyükbaş hayvan dışkısı dolu bu evleri
gezerken kokudan nefesimiz tıkanıyor. Yerlerde güvercin ölülerine rastlıyoruz.
Her türlü hastalık zemini mevcut. İnsan ve çevre sağlığı açısından
oldukça tehlikeli hale gelmiş bu duruma göz yumulmasını anlamak mümkün
değil.
MEZARLIKLAR
Mezarlıklarda da durum pek farklı değil. Bazı büyük yerleşim
merkezleri ve onlara yakın bir iki köy hariç Türk mezarlıklarının
durumu da insanlık açısından utanç verici. Çoğu mezarlıklar tahrip
edilmiş veya kendi kaderine terkedilmiş. Küçükbaş hayvanların mekanı
haline gelen, içerisinde at beslenen, girişteki odaları samanlık haline
getirilen mezarlıklara da rastlamak mümkün. Kurşunlanmış bazı mezar
taşları, içilen içkilerin şişelerinin içerisine atıldığı mezarlar
da tespit ediyoruz. Gittiğimiz bir köyde yaşayan bir papazın tarif ettiği
arazide ise mezarlığın yerinde yeller estiğini gördük. Belli ki zaman
içerisinde yıkılmış, sürülmüş ve tarla haline getirilmiş. Baf’ın
ücra köylerinde elektriği ve suyu olmayan yıkılmaya yüz tutmuş eski Türk
evlerinde insanlıkdışı bir yaşam süren Gurbet ailelere de karşılaştık.
Kuzeyde umduklarını bulamadıkları için Güney Kıbrıs’a kaçmışlardı
ama buradaki yaşam ortamlarından hiç de memnun değillerdi. Haklı olarak
Rum yönetiminden epeyi dert yandılar.
RUM ŞÖVENİZMİNİN İZLERİ
Gezdiğimiz bazı köylerde Rum şövenizmi ve Türk düşmanlığı da gözlemledik.
Şimdilerde Rum’un çalıştırdığı Türk kahvehanesinin EOKA Terör
Örgütü Lideri Grivas ve onun adamları resimleriyle doldurulmuş. Aşırı
milliyetçi bir örgütün takviminin duvarlarda asılı olduğu Kahvehanenin
üzerinde ise Kıbrıs Cumhuriyeti bayrağı değil sadece Yunan bayrağı
dalgalanıyor. Kahve içindeki tablo buranın işletmecisi yaşlı Rum
kadının yüzüne de yansımış. Bizi oldukça soğuk karşılıyor.
Şövenizm olayı ilkokulların dış duvarlarına kadar taşmış.
Duvarlara çizilmiş bölünmüş Kıbrıs haritaları üzerinde “Unutmuyorum;
Kıbrıs Mücadele Özgürlük Geriye Dönüş; Türkleri Evlerimizden Çıkarın”
şeklinde yazılara rastlamak mümkün.
BAF KÖYLERİ
Yazı dizimizin bugünkü bölümünde Baf Köylerininin durumunu yansıtıyoruz.
İLK DURAK YEŞİLOVA (MANDİRGA)
11 Haziran’da bölgeyi çok iyi bilen rehberimiz İbrahim Tezkan’la te
Baf’a doğru yola çıkıyoruz. Gün boyu süren yoğun çalışmanın
ardından Yeşilova (Mandria), Ovalık (Timi), Aydoğan (Stavrogonno), Kukla,
Kavaklı (Ayios Georgios) ziyaret etme imkanı buluyoruz.
İlk durağımız Baf’ın 13 km. Güneydoğusundaki Yeşilova (Mandirya)
oluyor. 74 öncesi bölgenin en büyük Türk köylerinden biri olan Yeşilova’daki
evlerin önemli bir bölümü kullanılıyor. Kullanılmayanlar ise
yıkılmış. Camiye gidiyoruz. Kapısı kapalı ve üzerinde asma kilit takılmış.
Yıllardır dış cephesi boyanmamış. Sağında solunda çeşitli eşyalar
atılı. Kafes tellerin arkasındaki pencerelerin camları kırılmış. İçerisinde
güvercinler uçuşuyor. Her taraf güvercin pislikleriyle dolu. Mimber kırılmaya
yüz tutmuş. İçerden görüntü almak için Rum köylülere anahtarın
kimde olduğunu soruyoruz. Bunun yanıtını alamadığımız için kırık
pencerelerden görüntü almak zorunda kalıyoruz.
Okula gidiyoruz. İlkokul şimdilerde de Rum okulu olarak kullanılıyor.
Bu nedenle bakımlı. Okulun bir duvarında Ortadan bölünmüş bir büyük
bir Kıbrıs haritası üstünde ise büyük harflerle “UNUTMUYORUM” yazısı
bulunuyor.
Cici Buba’nın Sineması şimdilerde patates ambarı olarak
kullanılıyor. Giriş bölümünde olan odalarda ise bir aile yaşıyor.
Son olarak mezarlığa gidiyoruz. Köyün çıkışındaki Türk mezarlığı
oldukça bakımsız. Osmanlı döneminden kalma üzerinde yazıtlar bulunan
tarihi mezar taşları atıl durumda. Bazı yeni mezar mozaikleri
kırılmış. Bakımsızlık nedeniyle mezarların önemli bölümü otlar ve
dikenler arasında kaybolmuş. 22 Temmuz 1974’te şehit düşmüş Derviş
Ahmet Raşit’in mezarı ailesi tarafından ziyaret edilmiş olacak ki biraz
düzenlenmiş. Mezarlığın giriş kapısı sökülüp atılmış, çevre
duvarları ve telleri büyük oranda yokolmuş.
OVALIK (D İMİ)
Baf kasabasına 11 kilometre uzaklıkta olan 1974 öncesi Rumlar ve
Türklerin karma olarak yaşadığı bir köy olan Ovalık’tayız (Dimi).
Ovalık köyü ilk bakışta genelde temiz ve bakımlı. Burada bulunan
tarihi eser niteliğindeki Camii restore edilmiş dış görünüş olarak
bayağı iyi durumda. Kapısı kilitli olduğu için içerdeki durumu
gözlemleyemiyoruz.
Yalnız dikkatimizi çeken birşey oluyor. Camii bahçesinin Güney kısmında
küçük bir Rum adak yeri buluyoruz. Taştan yapılmış adak yerinde kısa süre
önce yakılmış yağ adakları yanmaya devam ediyor. Türk Camisinin
içindeki Rum adak yerine pek anlam veremiyoruz.. Köyün ilkokulu da caminin
hemen yanında. Okul da halen kreş olarak kullanıldığı için bakımlı.
Türk evlerine doğru yöneliyoruz. İçerisinde oturulmayan Türk evleri
bakımsız, yıkık ve harap durumda. İçlerindeki eşyalar, kırılıp dökülmüş,
yerlere atılmış. Gezdiğimiz Türk evlerinin tümünde farklı bir tablo
ile karşılaşmıyoruz.
Ovalık mezarlığı da kendi kaderine terkedilmiş. Burada da atılı
durumda çok sayıda Osmanlı döneminden kalma üzerinde yazıtlar bulunan
tarihi mezar taşları buluyoruz.
SAKARYA (KUKLA)
Baf’ın 16.5 km. doğusunda bulunan 1974’ten önce Türklerle Rumların
karma olarak yaşadığı Sakarya’dayız (Kukkla).
Sakarya’nın camisinin kapıları ve pencereleri kapatılmış ve kilitli
durumda. Bahçesinde otlar ve dikenle insan boyuna ulaşmış. Bahçe duvarlarının
bir kısmı yıkılmış. Çoğu köyde olduğu gibi burada da caminin
anahtarının kimde olduğunu bulamıyoruz. Caminin karşısında Bulunan
prefabrik bir evin zamanında mücahitlerin karargahı olarak
kullanıldığını öğreniyoruz. Burası şimdilerde bir Rum aileye tahsis
edilmiş.
Daha önce Türklerin yaşadığı diğer evlere yöneliyoruz. Her tarafı
otlar ve dikenlerle kaplı olan evlerin kapıları ve pencereleri sökülmüş
veya kırılmış durumda. İçlerinde hiç eşya kalmamış, kalanlar ise
kırılmış. Hayvan barınağı olarak kullanılan bazı evlere dışkı
kokusundan girmek mümkün değil. Tamamen yıkılmış veya yıkılmaya yüz
tutmuş çok sayıda eve de rastlıyoruz.
Türk İlkokulu Rum ilkokulu haline dönüştürüldüğü için bakımlı
durumda.
Kukla Türk mezarlığını çevreleyen duvarlar tamamen yıkılmış.
Mezarlığın içi yıllardır bakımsız. Birçok mezar bakımdan geçirilmediği
için çökmüş veya yerle bir olmuş. Ayakta kalan birkaç mezar taşında Türk
düşmanlığının izlerine rastlıyoruz. Ferzan Musa ve Musa M. Çavuş
isimli kişilerin mezar taşları üzerlerindeki resimleri sert bir cisimle
tahrip edilmiş. 3 Kurşun sıkılan bir mezar taşının ise kime ait
olduğunu tespit etmemiz mümkün olmuyor.
KAVAKLI (AY YORGİ)
Baf’ın 20 km. doğusunda, Baf-Aynikola yolunun üzerinde bulunan 1974
öncesi sadece Kıbrıslı Türklerin yaşadığı Kavaklı’dayız (Ay Yorgi)
Diğer köylerde olduğu gibi Kavaklı köyünün minareli camisi de bakımsız.
Çevresi otlar ve dikenler bürümüş, bazı pencerelerin camları
kırılmış. İçeriye girdiğimizde karşımıza korkunç bir manzara çıkıyor.
Caminin mimberi başta olmak üzere içerisindeki tüm eşyalar tahrip
edilmiş. Kadınların ibadet etmesi için yapılan tahta merdivenli yüksek
yerin merdivenleri de vahşice kırılmış.
Buradaki evlerin bazıları Rumlara tahsis edilmiş.
Türk İlkokulu Rum ilkokulu haline dönüştürüldüğü için bakımlı
durumda. Kavaklı köyünün mezarlığı olarak tarif edilen yerde herhangi
bir ize rastlamıyoruz.
AYDOĞAN (STAVROGONNO)
Baf’ın 26 km. doğusunda 1974 öncesi sadece Kıbrıslı Türklerin yaşadığı
Aydoğan’dayız (Stavrogonno).
Bu aynı zamanda rehberimiz İbrahim Tezkan’ın köyü. 72 yaşındaki
İbrahim Tezkan 10’larca yıl sonra geldiği köyüne girişte büyük bir
heyecan yaşıyor. Bir çocuk gibi seviniyor. Arabadan indiğimizde doğru
evinin yolunu tutuyor. Evinin yerinde yeller estiğini görünce büyük bir
hayal kırıklığına uğruyor. “Buraşta 40 merteglik evim varıdı
hepsini da yıktılar” diyen İbrahin Tezkan, bşka evlerin de yıkılmış
olduğunu görünce daha da üzülüyor.
Köyde ilerliyoruz camiyi buluyoruz. Kapısı kapalı olduğundan içerisine
giremiyoruz. Kırık pencere camlarından baktığımızda diğer bölgelerdeki
ibadet yerlerinden farklı birşey görmüyoruz. Güvercin yuvaları,
pislikleri ve kırık dökük eşyalar.
Geldiğimiz Aydoğan İlkokulunun önünde asılı iki tane çan
görüyoruz. Meğer ilkokul kilise haline getirilmiş. Burasının kapıları
kapalı ve bakımlı. Yanda bir zamanlar Aydoğan’lıların spor kulübü
veya kültür evi olarak kullandıkları bina ise çok kötü durumda. Kapı
ve pencerelerinin camları kırılmış, içerisindeki eşyalar
yağmalanmış.
Aydoğan’ın mezarlığına gidiyoruz. Burasını mezarlığı da
bakımsız. İçerdeki bazı mezarlar tahrip edilmiş, çoğu
bakımsızlıktan çökmüş veya kaybolmaya yüz tutmuş.
AKTEPE (ASPROYA)
Baf’ın 35 kilometre doğu kısmının ortalarında dağlık ve vadilik
bir bölgedeki 1974 öncesi karma bir köy olan Aktepe’deyiz (Asproya).
Rum saldırıları nedeniyle Kıbrıslı Türklerin 1963’te terk
ettikleri köydeki Türk evleri büyük oranda yıkılmış. Bazı evlerin
yerlerine yeşil alan yapılmış.
Köyün girişindeki küçük bir minaresi olan Türk camisi kilitli
durumda. Bina dış görünüm olarak iyi durumda. Buna karşın yıllardır
boyanmayan pencereleri küf pas içinde ve camları kırık. İçinin ne
durumda olduğunu görmek mümkün olmuyor. Çünkü diğer yerlerde olduğu
gibi cami kapısına vurulan kilit kayıp. Caminin çevresi de oldukça bakımsız.
Cami karşısında bulunan ağaçlık bir tepenin üzerinde bulunan kemerli
Aktepe İlkokulu ev olarak kullanılıyor. Bina restore edilmiş ve boyanmış
durumda. Türklere ait evlerin tamama yakını yıkılmış. Bazılarının
yerlerine yeşil alan yapılmış. Eski taştan bir evin ise oldukça harap ve
bakımsız olduğunu tespit ediyoruz. Görüntü almak için içine girdiğimizde
karşımıza diğer bölgelerdeki Türk evlerinden farklı bir tablo çıkmıyor.
SOĞUCAK (MAMUNDALİ)
Aktepe’den doğuya doğru yükselen tepelere doğru yöneldiğimizde çok
kısa süre sora Soğucak (Mamundali) köyüne varıyoruz. Mahmut Ali isimli
bir çoban tarafından 350 yıl önce kurulmuş olan Soğucak saf bir Türk
köyüymüş. 1964 Rum saldırıları sonucu burada yaşayan Kıbrıs Türkler
köylerini terk etmek zorunda kalmışlar.
1953 depreminde tamamen yıkılan Soğucaklılara köyün biraz kuzeyinde
prefabrik evler yapılmış. 1964’e kadar Türklerin oturduğu ve sonra Rum
saldırıları nedeniyle kaçmak zorunda oldukları evler olabildiğince harap
durumda. Buradaki Türk topraklarına gelip ev yapan Rumlar Soğucak’da
bulunan Türk evlerini tam bir viraneliğe çevirmişler. Ne kapı, ne de
pencere bırakmışlar. İçlerindeki eşyalar yıllar önce talan edilmiş.
Samanlık ve hayvan barınağı olarak kullanılan evlerin içi dışı pislik
dolu. Güvercin yuvaları, yılanlar çıyanlar ayrı dert. Otlar ve
dikenlerle çevrili evlerin çevresinde tam bir çevre felaketi var. Her
türlü çöp ve katı atığa rastlamak mümkün.
Bir zamanlar saf Türk köyü olan Soğucak’ta ne bir camii, ne de okul,
ne de mezarlık buluyoruz. Türklere ait tüm izler yok edilmiş.
DAĞAŞAN (VREÇÇA)
Soğucak’tan yola çıkıp dağların ve vadilerin içerisinde
ilerledikten sonra Baf’ın 43 km kuzeybatısında kalan 1974’ten önce başka
bir saf Türk köyü olan Dağaşan’a ulaşıyoruz.
Soğucak’tan Dağaşan’a ulaşmak hiç de kolay olmuyor. Rum
köylerindeki güzelim asfalt yolların aksine Dağaşan’ın yolları
toprak. Geçtiğimiz son Rum köyü olan Koilineia’dan sonra karşılaştığımız
taşlı tozlu toprak yolda arazi koşulları nedeniyle de çok yavaş
seyrederek Dağaşan’a ulaşıyoruz.
Karşımıza yine harap ve talan edilmiş bir Türk köyü çıkıyor. Bir
tane sağlam bırakılmış ev görmek mümkün değil. Bazı taştan evler
belki kendi kaderine bırakıldı diye düşünüyorsunuz ama köydeki beton
evler de yıkılmış. Hem de dozerlerle. Köy sanki de yeni savaştan çıkmış
bir görünümde. Yıkılan ve harap edilen hangi evin görüntüsünü alacağınızı
şaşırırsınız. Girdiğimiz birçok evin içini de diğer Türk evlerinde
olduğu gibi küçükbaş ve büyükbaş hayvan pislikleriyle dolu olduğunu görüyoruz.
Pencereler kapılar yıllar önce sökülüp götürülmüş. Köyün
içerisinde ilerlediğimiz anda karşımıza 1933 yılında yapılmış iki
katlı resmi bir daire çıkıyor. Altta iki odası, üsteki hanaylı bölümde
ise büyük bir salonu bulunuyor. Soldaki odanın kapısının üzerinde
bulunan “EVLENDİRME DAİRESİ” yazılı levha av tüfeği ile
kurşunlanmış. Alttaki yazıyı güçlükle çıkarıyoruz. Ön kapılar
kapalı olduğu için arkadan dolaşıyoruz. Otlar, ağaçlar çöpler her
tarafı sarmalamış. Güçlükle de olsa binanın içine giriyoruz.
Evlendirme Dairesi olarak kullanılan bölümün içinde onlarca varil ve çeşitli
eşyalara karşılaşıyoruz. Gözümüze bir dolap ilişiyor. Belki içinde
Türklere ait bir belge var diye düşünüyoruz. Varillerin arasından zor da
olsa dolaba ulaşıyoruz. Ama içinde hiçbir evrak bulamıyoruz. Sağdaki
odanın kapısı arkadan da kapalı olduğu için yukarıya çıkıyoruz. Üs
katın kapıları, hatta mermerleri bile sökülmüş. Bina yıkıldı,
yıkılacak kadar tehlikeli. Bunu yürürken hissetmeniz mümkün.
Köyün meydanına geldiğimizde sağ tarafta minareli bir camii, sol
tarafta bir zamanlar kulüp olarak kullanılan bina, orta yerde ise bir zaman
Atatürk büstünün olduğu yeri görüyoruz. Diğer yerleşim birimlerindeki
Atatürk büstlerindekinin aksine burada sadece Atatürk Büstü sökülmemiş,
büstün üzerine oturduğu zemin ve büst alanındaki beton alan da tahrip
edilmiş. Soldaki kulüp binasının kapıları kapalı içerden görüntü
alamıyoruz. Bu bina da oldukça bakımsız. Minaresi kurşunlanmış camiye yöneliyoruz.
Camiinin dış duvarları, kapı ve pencereleri kısa süre önce boyanmış.
Kapının üzerine ise tüm Türk köylerinde olduğu gibi anahtarının kimde
olduğu belli olmayan asma bir kilit takılmış. Caminin içini
görüntüleme imkanı bulamıyoruz.
İlerledik sonra köyün ilkokulunu buluyoruz. İki sınıflı okulun demir
kapı ve pencerelerinin camları tamamen kırılmış. Bir sınıfın çatısı
da Rumlar tarafından yıkılmış. Diğer sınıfın çatısında da
tahribatlar var. Sınıfın içerisi hayvan pislikleriyle dolu. Bir zamanlar eğitim
yuvası olan okul, hayvan yuvası haline getirilmiş.
Daha sonra köyün içinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden evini
görmeye gelmiş olan Sabiha Yenigüç ve ailesiyle karşılaşıyoruz. Sabiha
Yenigüç, yıkılmış ve talan edilmiş evinin kapısında yaşlı gözlerle
oturuyor. Ömrünün belki de en güzel yıllarını geçirdiği evinin
şimdiki durumu yüreğini parçalıyor. Sabiha Yenigüç “Evimi
mahvettiler. Bahçelerimiz, ağaçlarımız kuruttular” diye dert yandı.
Oğlu, Cengiz Topel Yenigüç ise 1974’ten sonra ilk kez ziyaret etme imkanı
buldukları köylerinin yürekler acısı durumunu görmekten duyduğu
üzüntüyü dile getirdi. Yenigüç, evler kadar okul, Atatürk büstü ve diğer
resmi yerlerin harap edilmesinin de insanlık dışı bir davranış olduğunu
vurguluyor.
Köyün mezarlığına ilerliyoruz. Karşımıza diğer yerlerden farklı
bir görüntü çıkmıyor. Mezarlar yıkılmış, kırılmış, tahribata
uğratılmış. Çoğu mezar bakımsızlıktan çökmüş, neredeyse
kaybolmaya yüz tutmuş.
Dağaşan’dan da böylesi izlenimlerle ayrılıyoruz.
ADIM ADIM GÜNEYDEKİ TÜRK KÖYLERİ (2)
GÜNEY’DE KALAN TÜRK KÖYLERİ’NİN DURUMU İÇLER ACISI
MATYAT, KOÇÇAT, DIZDARKÖY (NİSU) DALİ KÖYLERİNDE DURUM
Lefkoşa, 24 Haziran 03 (T.A.K—HASAN KARAOKÇU):
LEFKOŞA BÖLGESİ KÖYLERİ
Gezimiz çerçevesinde, Lefkoşa bçlgesindeki Matyat, Koççat, Dizdarköy
(Nisu), Dali köylerine gittik.
Buralardaki durum da Baf köylerindeki durumdan çok farklı değildi.
MATYAT
Lefkoşa’nın 26 km güneyindeki Matyat’tayız. Karma bir köy olan
Matyat’ta yaşayan Kıbrıslı Türkler EOKA’cıların saldırıları
nedeniyle 1964’te köylerini terketmek zorunda kalmış.
Önce gidip camiyi buluyoruz. Caminin çevresi bakımız. Taş duvarlarla
örülü bahçe kapısı kilitli olduğu gibi, caminin kapı ve pencereleri de
kilitli. Caminin sadece dıştan görüntüsünü alabiliyoruz.
Çekim yaptığımızı gören yakı evden yaşlı ve sakallı bir Rum
yanımıza geliyor. Köyün papazı olduğunu belirtiyor. Kendisinin de göçmen
olduğunu, oturduğu evin Türk evi olduğunu söylüyor. Bize fazla ters
davranmıyor. Bildiği Türk evleri, okul ve mezarlığın yerini tarif
etmesini istiyoruz. Evinin karşısında bulunan geniş bir arazide eskiden Türk
evleri bulunmasına karşın tümünün yıkıldığını, köye gelen Rumların
yeni ev yaptığını söylüyor. Bir tepenin üzerinde okulun yerini tarif
ediyor. “Orada bina birşey bulamazsınız. Hepsini yıktılar. Belki sadece
temelleri olabilir” diyor. Mezarlığı da ters yönde biraz uzaktaki bir
tarla olarak gösteriyor.
Kurumuş olan otlar ve dikenler arasında ilerleyerek okul olarak tarif
edilen yeri bulmaya çalışıyoruz. Sonunda köy papazının dediği gibi
yerle bir edilen Türk İlkokulunun sadece temel taşlarını buluyoruz.
Daha sonra mezarlık olarak tarif edilen tarlaya gidiyoruz. Ama burada ne
mezara, ne de mezar taşına rastlıyoruz.
KOÇÇAT
Lefkoşa kazasında gittiğimiz ikinci köy zamanında en büyük Türk
köylerinden olan Koççat’tayız.
Koççat’taki Türk evlerinin bir bölümü tamamen yıkılmış, ayakta
kalanlar bakımsızlıktan yıkılmak üzere. İçlerine Rumların
yerleştirildiği evlerin durumu iyi. Köyün meydanına yakın bir yerde
bulunan caminin kapısı ve pencereleri kapalı ve kilitli. Kilit ortada
olmadığı için camiinin içini görüntüleyemiyoruz. Köyün meydanında
1937 yılında yapılan asmalı bir Türk kahvesi görüyoruz. Üzerinde
büyükçe bir Yunan bayrağı dalgalanıyor. Asmanın altında oturan yaşlı
Rum kadın şimdilerde kahvenin işletmecisi. Bizi oldukça soğuk
karşılıyor. Kahve söylüyoruz, yanında çalışan yabancı kıza
yapmasını söylüyor. İç duvarlarda asılan fotoğraflar gözüme çarpıyor.
Arkadaşlar Rum kadınla sohbet ederken, ben makinemi alıp içeriye
giriyorum. İçerisi sanki kahvehane değil de EOKA müzesi. Tam karşıda
EOKA Terör Örgütü Lideri Grivas’ın büyük bir fotoğrafı asılmış.
Diğer yanda EOKA liderlerinden Markos Dragos, Kriyakos Matsis’in
fotoğrafları var. İngiliz döneminde çeşitli cinayetlere karıştıkları
için asılan 9 Eokacının camlanmış fotoğrafları da duvardaki yerini
almış. Altında da “EOKA’nın asılan mücadelecileri” yazıyor.
Bir başka camlanmış fotoğrafta ise ellerinde silah olan birçok EOKACI’nın
çeşitli yerlerdeki görüntülerinden yer alan bir tablo oluşturulmuş. “EOKA
55-59 Mücadelelerinden Görüntüler” yazısı da fotoğrafın altında yer
alıyor.
Kahvehanenin duvarında bir de takvim gözümüze ilişiyor. Bu takvim 1952
yılında kurulan aşırı milliyetçi ve EOKACI bir örgüt olan Filya Dini
Ortodoks Kurumu’na ait. Bu takvimde de ellerinde yunan bayrakları askeri
kıyafetler içerisindeki yürüyen gençlerin ön planda olduğu bir resim
bulunuyor. Resmin altında ise “Özgürlük İhtiras ve Cesaret İster”
yazısı bulunuyor.
Görüntülerimi aldıktan sonra dışarıya çıkıyorum. Gelen
kahvelerimizi yudumlayıp Koççat’ı dolaşmaya devam ediyoruz. Geldiğimiz
Türk ilkokulunun kapıları pencereleri kapalı. Bazı camları kırık.
Çevresi yıllardır temizlenmemiş. Bir zamanlar minik öğrencilerin
üzerlerinde eğitim gördüğü sıra ve sandalyeler kırılıp okulun arka
tarafına atılmış. Okulun tuvaletleri de çevresi gibi pis ve bakımsız.
Yanımıza gelen bir Rum kadın okulun bir odasında sadece seçimden seçime
sandık kurulduğunu diğer zamanlar hep kapalı olduğunu söylüyor.
Mezarlığa geliyoruz. Mezarlığın ne kapısı kalmış ne de duvarları.
Köyün görünen yerinde olduğu için sadece otları biraz temizlenmiş. Ama
mezarların çoğu yerle bir olmuş. Ayakta kalan mezarların çoğu ise
kırılmış. İsim taşları parçalanmış. Bir mezarın içinin kazılmış
olduğunu görüyoruz. Kemikler orta yerde atılı olduğunu görünce
irkiliyoruz. Kazılmış olan bu mezarın içi çöplük gibi de kullanılmış.
İçki şişesi dahil çeşitli atıklar var.
Koççat mezarlığından ve Koççat’tan bu izlenimlerle ayrılıyoruz.
DİZDARKÖY (NİSU)
Lefkoşa’nın 18. Km. güneyinde 1963 yılına kadar karma bir köy olan
ancak 1963 saldırıları sonrası Kıbrıslı Türklerin terketmek zorunda
kaldıkları Dizdarköy’deyiz. (Nisu).
Köyün Osmanlı Dönemi’nde yaptırılan minareli camisini buluyoruz.
Minare dış görünüş olarak ayakta kalan Türk eserlerinden biri. Pencere
başlarında zamanında yaptırılmış ay yıldızlı taştan süslemeler
duruyor. Minaresi bakımsız olmasına karşın durumu fena değil. Camiinin içine
girdiğimizde yine uçuşan güvercinler ve her tarafa yayılmış olan güvercin
pislikleriyle karşılaşıyoruz. Camiinin içindeki eşyaların
yağmalanmış veya atılmış. İçerde bırakılan mimber ise kırılmış
durumda.
Dizdarköy’ün tek odali okulunu buluyoruz. Caminin olduğu gibi okul
kapı ve pencerelerinin üzerinde taştan ayyıldızlı süslemeler var.
Okulun demir kapısı da Osmanlı döneminden kalmış. Ön kapısı ve 2
penceresi kahverengiye boyanmış ve kapalı. Arka tarafa dolaştığımızda
karşımıza bir Rum kadın çıkıyor. Okul olarak kullanılan binada
kendisinin oturduğunu söylüyor.Rum kadın okulun arka kısmına ek binalar
da yapmış.
Eski Türk evlerinin olduğu bölgelere gidiyoruz. Diğer yerlerde olduğu
gibi Türk evleri yıkılmış veya kendi kaderine terkedilmiş. Dizdarköy’ün
mezarlığı da oldukça bakımsız. Çoğu mezarlar kaybolmuş. Ayakta kalan
birkaç mezarın ise taşları kırılmış.
DALİ
Bu kez yolumuz Dali’ye düşüyor. Dali de 1963’e kadar karma olan,
ancak 1963’te başlayan Rum aldırıları sonrası Kıbrıslı Türklerin
terketmek zorunda kaldıkları bir köy.
Dali’deki Türk evleri yıkılmış. Kalan bazı kerpiç evlere Rumlar
yerleştirilmiş. Mezarlığa gidiyoruz. Diğer Kıbrıslı Türklerin
mezarları bakımsız ve bazı mezarların kaybolmuş karşın 1965’te
öldürülen Derviş Ali Kavazoğlu’nun mezarına özenle bakılmış. Yan
tarafından da Kavazoğlu’nun bir büstü bulunuyor.
Mezarlığın hemen üst başındaki ilkokul binası şimdilerde kreş
olarak kullanılıyor. Okul müdürünün verdiği bilgiye göre Türk okulu
tek sınıflıymış.. Kendilerinin daha sonra yaptırdığı ek odalarla
genişletilmiş.
Dali’nin 1839’da Kıbrıs Vali’si olan Ziya Paşa tarafından
yaptırılan minareli tarihi Türk camisini buluyoruz. Caminin kapıları ve
pencereleri göstermelik olarak boyanmış. Bahçesine girilen demir kapısı
kilitli. Parmaklıklardan atlayarak bahçeye giriyoruz. Ziya Paşa tarafından
hazırlanan Osmanlı Dönemine ait yazıtlar kapının üzerinde duruyor.
Camiinin giriş kapısında asma kilit olduğu için içeriye giremiyoruz. Kapının
biraz aralı olduğunu görünce içeriye bakıyorum. Korkunç bir manzara.
Her taraf yıkık,dökük ve pislik içinde. Dini amaç için kullanılan
eşyalar kırılmış, talan edilmiş sağa sola atılmış durumda. Dijital
kameramı kapı aralığından uzatıp içerisinin görüntüsünü
kareliyorum.
ADIM ADIM GÜNYDEKİ TÜRK KÖYLERİ (3)
LİMASOL KÖYLERİNDEKİ TAHRİBATLAR AĞIR
Lefkoşa, 25 Haziran 03 (T.A.K-HASAN KARAOKÇU)—
LİMASOL KÖYLERİ
12 Haziran’da Limasol kazasında inceleme imkanı bulduğumuz Çayönü (Paramal),
Düzkaya (Evdim), Mersinlik (Ay Tuma), Çamlıca (Bladanisya) ve Gökağaç (Alehtora)
köylerinde durum diğer Türk köylerinden farklı değildi.
ÇAYÖNÜ (PARAMAL)
Limasol bölgesinde ziyaret ettiğimiz ilk köy Limasol -Baf anayolunun 30
km. batısında bulunan 1974 öncesi karma bir köy olan Çayönü (Paramal)
oluyor.
Çayönü’nde her gittiğimiz yerde şok oluyoruz. Böylesi bir tahribata
başka yerde rastlamak mümkün değil.
Önce köyün minareli camisini buluyoruz. Binanın duvarları hariç her
tarafı kırılmış, dökülmüş, tahrip edilmiş. Deyim yerinde ise ne çatısı,
ne bacası, ne kapısı ne de penceresi bırakılmış. Bu tahribat caminin
kendi kaderine terkedilmişliğinden kaynaklanan bir tahribat değil. Tamamen
bilinçli olarak yapılmış bir tahribat. Caminin içinde korkunç bir
görünüm var. İçerdeki mimber dahil herşey kırılmış, dökülmüş.
Caminin içerisinde sonradan getirilmiş bazı kırık sandalyeler ve sağa
sola atılmış kırık içki şişelerine de rastlıyoruz. Güvercinler ve
güvercin pisliklerinin yarattığı kirlilik caminin her köşesini
kaplamış. Duvarlarda Türklere küfreden yazıları da tespit ediyoruz.
Caminin hem yanında okula gidiyoruz. Aynı tablo burada da karşımıza çıkıyor.
Okul da yıkık, dökük. Ne masa, ne sandalye ne de başka birşey
bırakılmış. Tuvaletler de tahrip edilmiş. Bahçedeki Atatürk Büstü
beton zeminin üzerinden sökülüp atılmış. Okulun bahçesindeki oyun
grupları da kırılmış. Nereye baksanız tam bir utanç tablosu.
Okuldaki bu izlenimlerimizden sonra Çayönü’nde Kıbrıslı Türklerin
yaşadığı evlerin olduğu bölgeye gidiyoruz. Genellikle bölgenin yapısına
uygun olarak taştan yapılmış olan onlarca evden bir tanesini bile sağlam
bulmuyoruz. Hepsi yıkılmış ve harabeye döndürülmüş. Ağrotur Üssü’nde
kalan İngiliz askerlerinin zaman zaman gelip bu evlerin olduğu bölgede
tatbikat yaptığını öğreniyoruz. Buna ilişkin bir iki de levhaya
rastlıyoruz. Bölgede bulduğumuz Rum çobanın tarif ettiği Türk mezarlığının
içinde başka bir çobanın keçilerini otlarken buluyoruz. Keçiler mezarların
üzerine çıkıyor, yatıyor, kalkıyor pisliyor. Her taraf küçükbaş
hayvan dışkısıyla dolu. Mezarların çoğu bakımsızlıktan yok olmuş.
Diğer mezarlar ise otlar dikenler ve çalılıkların arasında yokolma sürecini
yaşıyor.
Çayönü’nden Kıbrıslı Tüklere ait sağlam tek birşey bulmadan
ayrılıyoruz.
DÜZKAYA (EVDİM)
Limasol’un 31 km. batısında bulunan 1974 öncesi karma bir köy olan
Düzkaya’dayız. (Evdim).
Düzkaya Kıbrıslı Türklere ait evlerin bazılarında şimdilerde Rumlar
oturuyor. Bazı Türk evleri ise yıkılmış. Yerine yeşil alanlar
yapılmış. Minaresi bulunan camisinin iç ve dışı diğer yerlere göre
bakımlı görünüyor. Camii bahçesinde 3 tane şehit mezarı bulunuyor. Bu
mezarlar bakımsızlıktan kısmen yıpranmış.
Kıbrıslı Türklere ait evler ve camide edindiğimiz bu izlenimden sonra
köyde yaşayan bir Rum bizi Türk mezarlığına götürüyor. Açık olan
demir kapıdan içeriye baktığınız zaman burasının mezarlık olduğuna
bin şahit istersiniz. İnsan boyu otlar, dikenler ve zaman içerisinde
büyüyen ve her geçen gün çoğalan akasya ağaçlarından başka birşey görmeniz
mümkün değil.
Demir kapının hemen solunda bulunan mezarlık odası hayvan barınağı
ve zamanlık olarak kullanılıyor. Onun görüntülerini aldıktan sonra
otlar, dikenler ve ağaçlar arasında güçlükle ilerliyoruz. Çoğu
mezarlar, çökmüş, yerle bir olmuş yıkılmış. Kalanlarında bir süre
sonra yokolacağı kesin. Zehirli bir yılan veya böcek ısırmasına maruz
kalmamak için aldığım görüntülerin hemen ardından mezarlıktan çıkıyoruz.
Daha sonra sora sora Türk İlkokulunu buluyoruz. 3 odalı İlkokulun
tepesine haç dikilmiş. Rumlar bu okulu da kilise haline dönüştürmüş.
Kapılar kapalı olduğu için içeriye giremiyoruz. İçerisi Hristiyan
dinine ait çeşitli ikon, heykel ve eşyalarla doldurulmuş. Zor da olsa
pencereden bunların bir iki görüntüsünü alıyoruz.
Onun hemen yanında bulunan Rum ilkokuluna gidiyoruz. Rum ilkokul çocuklarının
her sabah toplandığı yerin karşısındaki duvarda Bir Kıbrıs haritası
ve Rumların 1974’te kuzeyde terkettiği isimler yazıyor. Haritanın
altında “Unutmuyorum ve Mücadele Ediyorum”, haritanın üstünde ise “Kıbrıs
Mücadele Özgürlük geriye Dönüş” yazısı bulunuyor.
Okulun giriş bölümündeki bir duvarda ise ellerinde Yunan bayrakları ve
çiçekler olan küçük çocukların resimleri ve resimlerin üzerinde onların
ağzından çıktığı belirtilen “Türkleri Evlerimizden Çıkarın”,
“Kayıp Babamı Geri istiyorum”, “Kıbrısımıza Özgürlük”
sözleri yer alıyor.
Düzkaya’dan da bu izlenimlerle ayrılıyoruz.
MERSİNLİK (AYTUMA)
Limasol’un 50 km batısındaki Evdim ile Çamlıca arasında bulunan 1974
öncesinde tamamen Türk köyü olan Mersinlik’teyiz.
1974 sonrası Rumların yerleştirildiği evler bakımlı. Kullanılmayan
az sayıda ev kendi kaderine terkedilmiş. Ama diğer köylerdeki gibi burada
bilinçli bir tahribat göze çarpmıyor. Sadece köyün ortasında bulunan
Atatürk büstü sökülerek atılmış. Köyün ilkokulu, şimdilerde de
ilkokul olarak kullanıldığı için iyi durumda.
Köyün camisinin çok bakımlı değil. Diğer köylerde olduğu gibi
kapısında kilit bulunmadığı için içerisine gidiyoruz. Ciddi bir
tahribat görünmüyor. Camii güvercinlerin yuvası haline de gelmemiş.
Mersinliğin mezarlığının nerede olduğunu bulamadığımız için
görüntü alamıyoruz.
ÇAMLICA (BLADANİSYA)
Limasol’un 50 km. batısında 1974 öncesi saf bir Türk köyü olan
Çamlıca’dayız (Bladanisya).
Çamlıca’da da Mersinlik’ten farkı bir durum gözlemleyemiyoruz.
Rumların yerleştirildiği evler bakımlı durumda. Yalnız Çamlıca’da içinde
oturulmayan daha fazla ev var. Kendi kaderine terkedilmiş bu evler yavaş
yavaş yıkılmaya başlamış, bazıları yıkılmak üzere. Köy meydanında
bulunan Atatürk büstü burada da ortadan kaldırılmış. Yerinde sadece
beton yapısı duruyor. Çamlıca’nın tek odalı ilkokuluna gidiyoruz. Okul
bahçesinde bulunan başka bir evde 2 yaşlı Rum oturuyor. Yalı Rumlar okulu
kullanmıyor. Ama gidip görebileceğimizi söylüyorlar. Okulun içinde bir
iki masa sandalye ve ressamların kullandığı sephalardan bulunuyor. Belli
ki burayı bir veya birkaç ressam mekan adinmiş.
Çamlıca caminin çevresi uzun süredir temizlenmemiş. Pencerelerinin
bazıları kırık. İçerisi de pek temiz sayılmaz.
Çamlıca mezarlığına gidiyoruz. Burdaki Türk mezarlığının da
otları temizlenmiş. Ama yıllardan beridir devam eden bakımsızlık
nedeniyle mezarların çoğu burada da yerle bir olmuş, çökmüş. Çok az
sayıda mezar taşı günümüze kadar ulaşmış.
GÖKAĞAÇ (ALEHTORA)
Limasol’un 40 km. batısında Baf sınırına yakın bir yerde olan Gökağaç
(Alehtora) 1974’ten önce tamamen Türk olan köylerden bir tanesiydi.
Köydeki evlerin bir bölümü yıkılmış ve yerle bir edilmiş. Kalan
evlerin önemli bölümünde Rumlar yerleştirilmiş. Köy meydanına yakın
bir yerde bulunan cami dış görünüş olarak sağlam durumda. Kapısı
kilitli olduğu için içerisinden görüntü alamıyoruz. Okula gidiyoruz.
Okulun hem iç, hem de dış kapısı kilitli. Bahçesinin girişinde bir
taştan mutfak teknesi ve şeffaf naylona sarılmış bir heykel bulunuyor.
Çevresindeki otlar insan boyu. Arka bahçede buluna tuvaletler bakımsızlıktan
yıkıldı.
Okulun bazı odalarında yatak, masa ve benzeri eşyalar görüyoruz.
Köylüler okulu bölgede arkeolojik çalışma yapan Amerikalı bir grubun
kullanmakta olduğunu söylüyor. Okulun anahtarının da şimdi Amerika’da
olan ekipte olduğunu belirtiyorlar.
Köyün mezarlığı otları biraz temizlenmiş olmasına karşın fazla
bakımlı değil. Burada da çok sayıda mezar yerle bir olmuş. Ayakta kalan
bazı mezar taşları kırılmış.
Bağlık ve bahçelikler arasındaki Gökağaç’tan da bu izlenimlerle
ayrılıyoruz.
GÜNEY KIBRIS’TAKİ TÜRK KÖYLERİ İKİNCİ BÖLÜM DİZİ (1)
KÖYLERLE BİRLİKTE ANILARIN DAYANAKLARI DA YOKEDİLDİ
AYBİFAN MI? :”ORASI YOK ARTIK
SORU: "ALİFODEZ’E NE OLDU? ”
YANIT:""MUHTAR AZİZ EFENDİ HAYATTA MI?”
Lefkoşa, 5 Ağustos 03 (T.A.K—Hasan Karaokçu):
Kıbrıslı Türklerin yıllar yılı yaşadıkları köyler vardı bir
zamanlar. 1963-1974 arasında yıkılan 103 köyün dışında ayakta duran köyler.
Türk sakinleri tarafından büyük bedellerle korunan köyler…Anılarla
dolu, ata mezarlarının yer aldığı, evinin harcında emek ve ter olan, bir
yaşamın kapsadığı her türlü duygu ve anıyı barındıran evler, köyler,
yerleşim birimleri…..1974 sonrasında özgür bir yaşam için yığınla
anı ve dağlar gibi yükselmiş duygu yüküyle köylerin sakinleri
özgürlük göçüne katılarak Kıbrıs’ın Kuzeyine geçtiler.
29 Yıl boyunca Nufus Mübadelesi Anlaşması uyarınca Kuzeye geçerek
Rumlarla değiştirdikleri köylere, yeni barınaklarına sahip çıktılar. Köylerin
evlerin, eski sakinlerinin anılarının dayanaklarını yıkmadan, ortadan
kaldırmadan yaşadılar buralarda.
Bu süre içinde kendi evlerinin ve köylerinin de yerinde olduğu
hayaliyle, belleklerindeki görüntüleri canlı tutarak anılarıyla
yaşadılar. Göremedikleri evlerinin ve köylerinin koruma altında olduğu yönünde
de propaganda mesajlarına hep inandılar…Ta ki gidip evlerini, köylerini
görsünler.
Güney’deki Türk köylerine yaptığımız ziyaretleri kısa bir aradan
sonra sürdürdük. Karşımıza çıkan manzaralar öncekilerden pek farklı
değildi.
Öncelikle Lefkoşa bölgesi köyerinden işe başladık.
Alifodez köyünü, Aybifan’ı, Arpalık’ı yerinde bulamadık.
"Alifodez ne oldu?" sorumuza, komşu köyün, Alifodezi ve
Alifozlileri tanıyan Rumların yanıtı, “Muhtar Aziz Efendi hayatta mı,
Faiz ne yapıyor?” oldu.
Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın anılarının bir kısmının
toplandığı “Karkot Deresi” adlı kitabından tanıdığımız ve oradan
kaçan Kıbrıslı Türklerin anılarını barındıran Trodos dağlarının
eteklerindeki Aybifan köyü de ortalarda yok…Çevre köylerdeki Rumlar’dan
yok olan köyün nerelerde olduğunu, öğrenmeye çalışyoruz. Aldığımız
yanıt oldukça ilginç ve düşündürücü:
"Orası Denktaş’ın köyüydü. Ne oldu biz de bilmiyoruz.”
Arpalık’ta Türk evleri yıkılmış..Köydeki tarihi kilise restore
edilirken, tatbikat alanı olarak kullanılan köydeki caminin duvarlarının
hedef tahtası görevini yaptığı, üzerindeki yüzlerce mermi izinden anlaşılıyor.
Zamanında mezarlığın bulunduğu okalüptüs ağaçları yerinde ama
mezarlıktan geriye kalan sadece birkaç kırık taş.
İşte sırasıyla gezdiğimiz Lefkoşa bölgesindeki köylerimizin durumu:
FLASU
17 Temmuz’da Kermiya sınır kapısından geçtikten yaklaşık 50 dakika
sonra Lefkoşa’nın 45 kilometre batısında Lefke’nin doğusundaki Solya
Vadisinin içinde bulunan Flasu’ya varıyoruz.
1964 yılına kadar karma bir köy olan, ancak bu yıllarda Rum baskıları
nedeniyle Kıbrıslı Türklerin göç etmek zorunda kaldıkları köylerden
biri Flasu.
Bu kez yanımızda aslen Aybirfanlı olan Erol Mustafa var. Köy meydanında
bulunan park yerine arabamızı park ediyoruz. Buraları adım adım tanıyan
rehberimiz Erol Mustafa arabamızı park ettiğimiz yerin üzerinde 29 yıl
öncesinde Türk kahvesi ve kooperatif binasının bulunduğunu söylerken
buruklaşıyor. Ama umutlarını daha ilk adımdan yok etmek istemiyor ve “Sizi
okul ve caminin olduğu yere götüreyim” diyor. Köye hakim yüksek bir
yerde bulunan okul ve cami binasının yerinde de yeller esiyor. Tamamen yerle
bir edilmiş, Geride sadecek tek bir harup ağacı ve betonları kırılmış
bir çeşme kalmış
Köyün çevresi oldukça yeşillik. Her türlü meyve ağacı yanında
çok sayıda zeytin ağacı da var. Köyün doğusunda bir zaman Türklerin
oturduğu mahallelere gidiyoruz. Türklerin evlerinin önemli bölümüne Rum
aileler yerleştirilmiş. Bu evler bakımlı ama çok sayıda ev da
yıkılmış ve yerle bir edilmiş Bu bölgelerdeki görüntülerimizi aldıktan
sonra tarif edilen bölgede Flasu mezarlığını aramaya koyuluyoruz.
MEZARLIK ALANI DAMLA SULAMALI TARIM ARAZ İSİ
OLDU
Ulu bir okaliptus ağacının olduğu bölgedeki mezarlığı ararken
sadece ağacı buluyoruz. Orta da ne mezarlık var ne mezar. Burası boş bir
tarla görünümünde tarlayı gezmeye devam ederken sol tarafta gözümüze
betondan büyük bir mezar taşı ilişiyor. Bu mezar taşının 29 Temmuz
1947 de ölen Ali Osman Onbaşı’ya ait olduğunu tespit ediyoruz. Bu
geldiğimiz alanın yerle bir edilen mezarlık olduğunun ispatı oluyor.
Mezarlık alanının bir bölümü de tarım amaçlı kullanılıyor. İçerisinde
damlama sulama sistemi kurulmuş Mezarlığın güneye
bakan kısmında bulunan bir ağacın gölgesine de köpek bağlanmış
Bizi görünce huzursuz olup havlamaya başlıyor.
ESKİ FOTOĞRAF
Yerle bir edilen Flasu mezarlığından görüntülerimizi aldıktan sonra
biraz soluklanmak için kahveye oturuyoruz. Yıllarca Lefke’de yaşamış
Loizou isminde orta yaşlı bir Rum yanımıza yanaşıp Türkçe olarak
selamlaşıyor. Ardından Türkçe konuşmaya devam ediyor. Uzun yıllar CMC’de
çalıştığını söyleyen Loizou Türkçe’yi o dönemde öğrendiğini
çok sayıda Kıbrıslı Türk arkadaşı olduğunu söylüyor. Ardından
Flasu Muhtarı Petro Eftimiadis yanımıza geliyor. Rehberimiz Erol Mustafa
ile tanıdık çıkıyorlar. Tokalaşıp kucaklaştıktan sonra biraz sohbet
ediyorlar. Yanımızdan ayrılan Muhtar 2 dakika sonra 1958 yılında İngiliz
okulunda okuyan Türk ve Rum çocukların bir fotoğrafını getirip Erol
Mustafa’ya veriyor. Erol Mustafa bu anlamlı fotoğrafı aldığına oldukça
seviniyor ve Eftimiadis’e teşekkür ediyor.
YANNAKİS “TÜRKİYE’YİZ BİZ GETİRTTİK”
Bu kez yanımıza Yannakis Willidonis isimli 45-50 yaşlarında bir Rum
geliyor. Yannakis sohbetimiz boyunca ada’da Türklere karşı yanlış
uygulamalarından ve yaptıkları hatalardan söz ediyor. Bireyler bazında
insani davranışların nasıl tepkiyle kariılandığını, Türklerin
köylerinden göç etmek zorunluluğunu neden yaşadığını Yannakis’in sözleriyle
bir kez daha belgeliyoruz:
"Türkiye bize iyi yaptı. Kıbrıslı Türkleri aşağıya
bastırdık, bastırdık, sonunda Türkiye geldi onları kurtardı” diyen
Yannakis Eoka’nın etkili olduğu yıllarda köydeki Türklerin nasıl kaçırıldığını
ise, şöyle anlatıyor:
"Eoka’cılar o zaman köye gelip bakkalları gezdiler. Türklere
hiç mal satmamaları konusunda tehdit ettiler. Babam bu durum karşısında günde
2 ekmek alırken 6 ekmek almaya başladı. 4 ekmeği arkadaşı olan
Kıbrıslı Türklere dağıtıyordu. 10 gün sonra köye gelen Eoka’cılar
durumu öğrenince Rum bakkalın babama fazla ekmek satmasını engellediler.
Ondan sonra Türkler baskılara dayanamayıp köyü terk etmek zorunda kaldı.”
Yannakis’in bu samimi itirafları bize ilginç geliyor. “Benim gibi düşünen
çok insan var ama konuşmaya çekiniyorlar” diye sözlerini tamamlıyor.
Kahve sohbetimizi tamamlayarak Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın babasının
köyü olan Aybifan’a doğru yola çıkıyoruz.
AYBİFAN
Aybifan Flasu’ya oldukça yakın bir köy Flasu’dan çıktıktan hemen
sonra Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın bir kitabına ismini verdiği Karkot
Deresi’ne geliyoruz. Tarihi bir köprüsü olan dere Temmuz ayının sonuna
yaklaşmamıza rağmen akıyor. Rehberimiz Erol Mustafa derenin yataklarında
bulunan geniş arazilerdeki zeytinlikleri ve bahçeleri gösteriyor. Bunların
bir kısmının Cumhurbaşkanı Denktaş’ın babasına ait olduğunu
anlatıyor. Karkot Deresinin güzelliklerinden ayrılıp Aybifan’a doğru
tırmanıyoruz. Köyü gösteren herhangi bir levha yok. Buna gerek de kalmamış.
Çünkü Rumlar, 1960’lı yıllarda burada yaşayan Kıbrıslı Türkler
baskılar nedeniyle göç etmek zorunda kalınca, bu küçük ve şirin Türk
köyünü tamamen yerle bir etmiş. Ardından burayı askeri bir kamp alanı
haline getiren Rumlar bir süre sonra da bu askeri kampı terkedip gitmişler.
Yerinde yeller esen Aybifan’da sadece terkedilmiş askeri araçlar, patlamış
sis bombaları, tel örgüleri ve hendekleri buluyoruz.
Aybifan’da tek bir ev yok. Temellerinin kalıntılarını bile bulmakta güçlük
çekiyoruz. Aslen Aybifanlı olan rehberimiz Erol Mustafa da gördükleri karşısında
şok yaşayor. Doğup büyüdüğü evi, çocukluğunun güzel günlerinin
geçtiği sokakları arıyor. Sağa gidiyor, sola gidiyor hiçbirşey
bulamıyor. Bunun derin üzüntüsü yüreğine çöküyor. “Bu ne kin, bu
ne nefret” demekten kendini alamıyor.
Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın babasının evinin olduğu yeri arıyor
bize göstermek için. Otlar ve dikenler arasında yoğun bir aramadan sonra
evin temellerinden arda kalan taşları buluyor. Karkot deresinin muhteşem
manzarası, diğer tarafta Trodos dağının tüm güzelliği. Zamanında böylesine
güzel bir yere kurulmuş ev artık tarihe karışmış..
Aybifan’da incelemelerimizi sürdürüyoruz. Rumların askeri kampı
kullanırken yaptıkları kilise ayakta duruyor. Aybifan’da yaşayan Türklerin
zamanında içme suyu ihtiyacını karşılamak için yaptırılan 2 çeşme
duruyor. Tabii ki askeri kamp oradan ayrılacağı zaman ikisi de tahrip
edilmiş. Beton yapıları olduğu için bunların sökülüp atılması kolay
olmamış. Rehberimiz bizi mezarlık alanına götürüyor. Aybifan’ı yerle
bir eden Rumlar mezarlığı da yerle bir etmiş ne bir mezar ne de bir mezar
taşına rastlıyoruz. Tamamen yokedilmiş Aybifan’dan böylesi izlenimlerle
ayrılıyoruz.
ALİFODEZ
Aybifan’dan sonra Lefkoşa’nın 35 kilometre uzaklığındaki Alifodez
köyüne geçiyoruz. Bu şirin ve küçük Türk köyü de yerle bir edilmiş.
Yalnız köyün çeşmesi ve köy camisinin bir duvarı ayakta kalabilmiş. Köyü
yerle bir eden Rum Yönetimi bu köyü haritadan da silmiş. Rum Yönetiminin
çıkarttığı haritalarda Alifodez’in adı ve şanı yok. Yollardaki
levhalar sadece Alifodez’in yakınlarındaki Katomoni ve Mitsero köylerini
gösteriyor..
Köyün pınar suyu başka bir yöne çevrilmiş. Çeşmenin yanına bir
adak yeri yapılmış. Orada sürekli yanan bir kandil görüyoruz. Komşu
Katomoni köylülerine Alifodez ne oldu diye sorduğumuzda yanıt alamıyoruz.
“Muhtar Aziz Efendi hayatta mı? Faiz ne yapıyor?” diyerek sözü değiştiriyorlar.
Tabii ki bu Alifodez’in yerle bir edildiği gerçeğini değiştirmiyor.
ARPALIK (AYSOZOMENOS)
6 Şubat 1964’te gerçekleşen saldırılarda 5 şehit ve iki yaralı
verdikten sonra terk edilmek zorunda kalınan saf Türk köyü olan Arpalık’a
(Aysozomenos) doğru yol alıyoruz. Dali’den sonra da Protomia’dan geçiyoruz.
Protomia’yı çıktıktan kısa süre sonra karşımıza Ayios Sosomonos
yazan kahverengi bir levha çıkıyor. Asfalt olan bu yolda bir iki km.
ilerledikten sonra toprak yola saptığımızda Arpalık 1 km. ileride görünüyor.
Bölgeye hakim tepelerin yamaçlarında bir köy. Yavaş yavaş köye
giriyoruz. Karşımıza ikinci bir Üçşehitler (Goşşi) olayı çıkıyor.
1964’te insan katliamı, daha sonraki yıllarda da belli ki ev katliamı
yaşanmış. Evlerin yüzde yüze yakını yıkılmış, harap olmuş, tahrip
edilmiş. Arpalık tam bir hayalet köy haline gelmiş.. İlerlemeye devam
ediyoruz. Türk evleri yıkılmış ama tarihi kilise restore edilmeye
başlanmış. Kilise içinde çalışan kişiler görüyoruz. Selamlaşıp
çekimlerimize devam ediyoruz. Evlerin yıkıntıları arasında güçlükle
ilerleyerek çekimlerimizi sürdürüyoruz. Her an zehirli bir yılan veya böcek
sokmasıyla karşı karşıyayız. Köyün içerisinde yüksek bir yere yapılmış
caminin olduğu yerdeyiz. Cami de büyük oranda yıkılmış.
HEDEF TAHTASI CAMİ
Hasan Fehmi’nin "Güney’de Kalan Değerlerimiz” kitabında,
caminin üzerinde 1964’ten kalma kurşun izleri olduğu yazıyordu. Gerçekten
de caminin üzerinde kurşun izleri var. Ama onlarca değil, yüzlerce caminin
içi-dışı mermi izleriyle dolu.Yani her taraf delik-deşik. Bu kadar
merminin 1964’ten kalıp kalmadığını düşünürken caminin içinde çok
sayıda yeni boş mermi kovanları, sis bombası, el bombası pimleri ve
kollarına rastlıyoruz. Bazı evlerin içerisinde de mayın ve tanksavar
mermisi kasaları görmüştük. Rumlar Arpalığı tatbikat alanı haline
getirmişler.
Camideki görüntülerimizi aldıktan sonra köyün kuzeyindeki tepelerin
yamacındaki okaliptüs ağaçlarına doğru ilerliyoruz. Mezarlığın burada
olduğu söylenmişti. Ağaçların yanına geldiğimizde ne mezar buluyoruz,
ne de mezarlık. Her şey yerle bir edilmiş. Sağda solda atılı bir iki
kırık mezar taşından başka hiçbir şey yok. Kısacası Arpalık
Mezarlığı’nın yerinde de yeller esiyor.
Hayalet köy haline getirilmiş Arpalık’tan ise bu izlenimlerle
ayrılıyoruz.
GÜNEYDEK İ TÜRK KÖYLERİ:
ALTINCIK, KALKANLI. ÇAKIRLAR
GURBETLER ELEKTRİKSİZ KÖYDE OLUMSUZ KOŞULLARDA YAŞIYORLAR
ÇAKIRLAR’DA EVLER YAZLIK OLARAK KULLANILIYOR
DÜZELTİLMİŞ MEZARLIKTAKİ TAŞSIZ MEZARDA KIRMIZI GÜLLER
Lefkoşa, 11 Ağustos 03 (T.A.K—Hasan Karaokçu):
Anılarda kalmış Türk köylerinde anıların kırıntılarını da olsa
bulmak için Baf köylerinden Altıncı, Kalkanlı ve Teradayız bu kez.
Köyleriyle hep övünen, onun güzelliğinden sıcaklığından hep
gururla söz eden Altıncıklılar da eski köylerinin çürüyüp gitttiğini
görmenin burukluğunu yaşadılar kapıların açılmasının ardından.
AltıncıK, 1960’lı yıllarda tüm Türk köylerine uygulanan elektrik
verilmemesi ambargosunun göstergesi durumunu hala koruyor.
Köyde yıkılmamış evlere çeşitli nedenle KKTC’den Güneye geçmiş
“gurbet” diye nitelendirilen göçerler yerleştirildi. AB üyesi olduğunu
söyleyen Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin bu insanlara karşı uyguladığı
ayırımcılık politikasının AB ilkeleriyle çelişkisi daha ilk andan göze
çarpıyor.
Kalkınlı’da ve Çakırlar’da (Tera) ayakta duran orijınal taş
evlerin bazıları restore edilerek ya turizm amaçlı veya zengin Rumların
yazlıkları olarak kullanılıyor
Ama bunun ötesinde enkaz haline gelmiş Türk evleri, kurumuş çeşmeler,
düzeltilmiş mezarlıklar, ahır olarak kullanılan okullar da bu köylerin
değişmez görüntlerini oluşturuyor…
…Ve köylerini ziyaret ederek anılar arayan ve geçmiş atalarının
mezarlarını arayan duygu dolu izleri buralarda da gözleniyor. Örneğin
Kalkanlı’da düzeltilmiş mezarlıkta, taşsız bir mezarın bulunduğu
tahmini yere, o günlerde köyü ziyaret eden eski sakinlerinin taşla
sabitleştirerek bıraktıkları iki kırmızı gül çok şey ifade ediyor.
HİRSOFU (ALTINCIK)
Kasaba’dan kuzeye doğru dağlara tırmanmaya başlıyoruz. Rotamız
Altıncık (Hirsofu).. 1974 öncesi saf bir Türk köyü olan Baf’ın 32 km.
kuzeyindeki Altıncık’ı bulmamız çok zor olmuyor. Köyün girişinde
bizi tütün tarlaları karşılıyor. Rehberimiz İbrahim Tezkan 1974 öncesi
köyde yaşayan Kıbrıslı Türklerin de tütün yetiştirdiğini anlatıyor.
Köyün çevresi verimli topraklar, bağlar ve bahçelerle çevrili.. Altıncık’ın
girişinde camiyi fark ediyoruz. Sağdaki sokağa saptıktan 100 metre sonra
minareli camiyi buluyoruz. Zamanında kiliseden camiye çevrilen eski eser
nitelikli bina oldukça bakımlı. Sadece bahçesindeki otlar ve dikenler
olumsuz bir görüntü veriyor. Bahçeye giriyoruz. Caminin güney duvarının
hemen altında tarihi bir mezar (şehida) görüyoruz. Kapıları ve
pencereleri kapalı olduğu için içeride gözlem yapma fırsatı
bulamıyoruz.
BAZI EVLER AĞIL –AKMAYAN ÇEŞMELER
Caminin batısında yıkılmış evler gözümüze çarpıyor. Burada da
bazı evler ağıl olarak kullanılmış veya kullanılmaya devam ediyor.
Yayılan kokudan ve pisliklerden içine girmek zor. Köyde ilerlemeye devam
ediyoruz. 1909 yapımı bir çeşmeyle karşılaşıyoruz. Şimdilerde
akmıyor. Üzerinde Rumca olarak Yakovu DİKKO-AKEL yazıyor. Belli ki seçimlerde
çevreyi yazılarla kirletme hastalığı Rumlarda da var. Bu görüntüleri
almaya çalışırken rehberimizin birileriyle Türkçe konuşmaya
başladığını duyuyorum. Ona doğru yürüyorum. Tepenin altında 7-8 tane
koşuşan gurbet çocuk görüyoruz. Hemen aşağıya iniyoruz.
GURBETLER
Burada da Gurbet ailelerin dramına şahit oluyoruz. KKTC’den 6 ay önce
büyük umutlarla Güney Kıbrıs’a gelen Gurbetler insanlık dışı bir
ortamda yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlar. Derme çatma barakaların
içine yerleştirilen 6 aile. Ne elektrik var ne su.. Doğru dürüst
yatacakları oturacakları yerler, hatta banyo tuvaletleri bile yok.
Kemiklerinden ayırdığı tavuk etlerini kıyarak dolma sarmaya çalışan
bir Gurbet kadına “zor değil mi böyle yaşamak?” diye soruyoruz.
"Zor ya değil. Kışı atlattık ama bu yaz çok zor. Gördüğün
gibi ne elektrik var ne de su. İçmek için başka yerden doldurduğumuz
sular da ısınıyor. Kaynar suları içiyoruz” diye dert yanıyor.
Etrafında dolaşan sinekleri uzaklaştırmak için büyük gayret sarf
eden kadının yanından ayrılıp bir aile reisi babanın yanına gidiyorum.
Yaşadıkları ortamdan memnun olmadıklarını söylüyor. Böyle bir ortamda
daha ne kadar yaşayabileceklerini soruyorum.
"Geçen hafta muhtar geldi bizimle konuştu. Aşağıda gördüğünüz
topraklı yer var ya oraya yakın zamanda ev yapacaklarmış bize” yanıt
alıyorum. Köyde boş olan evlere yerleştirmeyip onları barakaların içinde
6 aydır insanlık dışı bir ortamda yaşamaya mahkum eden Rum Yönetimi’nin
Gurbetlere ev yapacağı vaadi bize pek inandırıcı gelmiyor.
Olan kendilerini bekleyen belirsiz gelecekten habersiz yüreklerindeki yaşama
sevinci ile barakaların önünde oynayan çocuklara oluyor. Yüreklerindeki
saflık yüzlerindeki gülümsemeye yansıyan gurbet çocukları birkaç fotoğraf
çekip Altıncık’taki gözlemlerimizi sürdürmeye devam ediyoruz.
K İLİSE
Bir futbol sahasının büyüklüğüne yakın boş bir alan ve ortasında
bir kilise karşımıza çıkıyor. Etrafı tellerle çevrilmiş. Bahçesinde
eski yağ değirmeni taşları bulunuyor. Diğer Türk köylerinde olduğu
gibi herhalde okuldan kiliseye çevrilmiş bir bina diye düşünüyoruz. Karşı
evlerde oturan bir Rum’a soruyoruz.
Kilisenin köydeki bazı Türk evlerine Rumlar yerleştirildikten sonra
1976’da yapıldığını söylüyor.
Okulu soruyoruz. Kilisenin tam karşısında yüksek bir yerde ağaçların
içindeki binayı gösteriyor. Etrafı tellerle çevrilmiş kırılmış bahçe
kapısında yavaş yavaş yukarıya tırmanmaya başlıyoruz. Bahçesi bakımsız.
Her tarafı otlar bürümüş.. 20 metre sonra okulu buluyoruz. Önünde yaşlı
bir Rum adamla kadın oturuyor. Selamlaşıyoruz. Okula yerleştirilen Rum
ailenin Karpaz göçmeni olduğunu öğreniyoruz. Bahçesi olmasa da yaşlı
Rum aile ev olarak kullandıkları binayı bakımlı tutuyor.
MEZARLIK KALMADI
Yaşlı Rumlar Mezarlığın yerini köyün girişinde sol tarafta bulunan
ağaçlık yer olarak gösteriyor. Arabamıza binip oraya gidiyoruz. Mezarlık
denecek bir şey kalmamış. Tüm mezarlar yerle bir edilmiş ve yerine akasya
ağaçları ekilmiş. Oldukça sık olan akasya ağaçları otlar ve
dikenlerin arasında bir mezar taşı gözümüze çarpıyor.
Yılan ve zehirli böcek sokma riskine karşın diken ve otlarla kaplı
akasya ağaçlarının içine giriyoruz. Güçlükle ilerliyoruz. Otların
arasında tahrip edilmiş mezar taşları karşımıza çıkmaya başlıyor.
Otlar ve dikenlerden bastığımız yeri görecek durumumuz yok. Bazen
kendimizi çökmüş mezarların içinde buluyoruz. Böylesi bir ortamda yok
edilen mezarlık alanındaki görüntülerimizi alıp Altıncık’tan
ayrılıyoruz.
KALKANLI (ARODEZ)
Altıncık’tan ayrıldıktan sonra kuzeye doğru ilerliyoruz. Bölgenin
en büyük yerleşim birimlerinden olan Poli’den doğuya doğru sapıp
Strumbi, Kathiga ve Yukarı Arodez’i geçtikten sonra 1974 öncesi
bölgedeki saf Türk köylerinden biri olan Kalkanlı’ya (Aşağı Arodez)
geliyoruz. Bağları, çok sayıda meyve, harup, badem ve zeytin ağaçları
bulunan Kalkanlı şirin köylerden biri. Kıbrıslı Türklerin terk etmek
zorunda kaldığı şimdilerde Rumların yerleştirildiği bir kısım ev
bakımlı. Kendi kaderine terkedilmiş evler arasında ağıl ve kümes olarak
kullanılanlar var. Diğer bölgelerdeki kadar olmasa da Kalkanlı’da da
yıkılmış evler görüntülüyoruz.
FIRINLAR
Köyün içine girdikten kısa süre sonra karşımıza sıra küp fırınlar
çıkıyor. Yan yana tam 8 tane küp fırın. Bugüne kadar gezdiğimiz köylerde
böylesi bir olayla ilk kez karşılıyoruz. Geçmişte yaşanan düğünler
aklımıza geliyor.
Köylüler arasında büyük bir dayanışmayla kesilen hayvanlar herhalde
bu fırınlara doldurulur ve günler süren eğlenceler düzenlenirdi. Bu fırınlar
aynı zamanda Kıbrıs’ta yokluğun ve yoksulluğun hüküm sürdüğü yıllarda
dostluğun arkadaşlığın ve insanlararası ilişkilerin ne kadar ileri düzeyde
olduğunun bir göstergesi de aslında.
Yıllar boyu Kalkanlılara hizmet etmiş küp fırınlar ne yazık ki kendi
kaderine terkedilmiş. Kıbrıs Türk kültürünün misafirperverliğinin
nostaljik göstergelerinden olan sıra küp fırınların bu durumu bizi
üzüyor.
CAMİ
Köyde ilerlemeye devam ediyoruz. 1900’lü yılların başında yapılan
camiyi buluyoruz. Yeşil boyalı kapıları ve pencereleri kapalı. İçerisine
girme imkanı bulamıyoruz. Yaklaşık bir 100 metre ilerledikten sonra
karşımıza Kalkanlı İlkokulu çıkıyor. Kapıları sökülmüş. Bahçesi
insan boyu otlar ve dikenlerle kaplanmış. Ön yüzünde kemerleri olan
okulun içerisine giriyoruz. Okulun çatısı yıkılmış ve yakılmış.
Pencereleri kapıları kırılmış, hatta mermerleri bile sökülmüş.
Binanın neredeyse sadece bir iskeleti kalmış.
KIRMIZI GÜLLER
Kalkanlı da son olarak mezarlığa gidiyoruz. İçerisinde çok sayıda
selvi ağacı bulunan mezarlığın çevresi belli ki son zamanlarda tellenmiş.
İçeriye giriyoruz. Ayakta kalmayı başaran bir iki eski mezar taşı
dışında yaptırılmış olan mezarların tümü de kırılmış parçalanmış.
Bazılarının içine yılan ölüleri atılmış. Yerle bir olan çok sayıda
mezar var. Serbest geçişlerin başlamasından sonra ziyarete gelen
Kıbrıslı Türk ailenin bıraktığı iki kırmızı gül görüyoruz.
Yakınlarının mezar taşlarını bulamayan bu aile, belli ki mezarın
bulunduğunu tahmin ettikleri yere 2 kırmızı gül bırakmış. Güllerin
uçları ise bir taşla bastırılmış.
En azından bundan sonra gelen ziyaretçilerin orada bir mezar olduğunu
anlamaları ve basıp geçmemeleri için güllerin uçları bir taşla
bastırılmış. Mezarlığın içerisinde devrilmiş ağaçlar da
görüyoruz. Uzun süre önce mezarların üzerine devrildiği belli olan ağaç
mezarlıkta hiç bakım olmadığı için öylece kalmış. Kalkanlı’daki gözlemlerimizi
de böyle tamamlıyoruz.
ÇAKIRLAR (TERA)
Baf bölgesindeki incelemelerimize Kalkanlı’dan sonra Çakırlar’ı
alıyoruz.
1974 öncesi saf bir Türk köyü olan Çakırlar, coğrafi konum olarak
Baf’ın 30 km. kuzeyinde bulunuyor.
Vadinin içinde yeşillikler arasında bir köy karşımıza çıkıyor.
Baf köylerindeki tüm özellikler var. Bağlar, badem ağaçları, cevizler
ve değişik meyve ağaçları... Çoğunluğu taştan olan Çakırlar evleri
ile büyük bir uyum içinde görünüyor. Hakim bir tepeden
görüntülerimizi aldıktan sonra Çakırlar’ın içine doğru ilerliyoruz.
Burada da karşımıza kullanılan ve kullanılmayan evler çıkıyor.
Kullanılan evlerin durumu iyi ve bakımlı. Kapıları, pencereleri kapalı
olduğu için içlerinde tek bir insan göremedik. Belli ki evlere yerleşen
Rumlar, Çakırlar’ı sayfiye yeri olarak kullanıyor. Yeni yeni tamir
edilmeye başlanan evler de görüyoruz. Kullanılmayan evlerin durumu ise her
yerde olduğu gibi yürekler acısı. Her taraftan pislik fışkırıyor.
Kendi kaderine terk edilen evler yanında yıkılan evler de görüyoruz.
Köyün güzel bir yerine inşa edilmiş camiyi buluyoruz. Bina dış görünüş
olarak ayakta. Ama bahçesi ve caminin içinin durumu oldukça kötü. Mimber
ve kadınlar için yapılan bölümün bir kısmı kırılmış.
GÜVERCİNLİ OKUL
Köyün içinde ilerlemeye devam ediyoruz. Bu kez ilkokuldayız. Çakırlar
İlkokulu’nun da dış görünüşü sağlam. Ama deyim yerinde ise “içi
seni yakar dışı beni”. Bahçesini otlar ve dikenler bürümüş. Okulun iç
kısımlarında da büyük tahribat var. Kapısından penceresine, tavanına
kadar. Burayı da güvercinler işgal etmiş. Her tarafta güvercin ölüleri
ve pislikler. Beyaza boyanmış sınıflar şimdilerde güvercin
pisliklerinden siyaha bürünmüş.
ÇEŞMELER
Okuldan çıkıyoruz. Köyün tam ortasından bir dere geçiyor. Köprüyü
geçince Güney kısımda karşımıza 1904 yapımı tarihi sıra çeşmeler
çıkıyor. 5 çeşmesi olan üstte de 3 kemeri bulunan çeşmelerin olağanüstü
bir güzelliği var.
Dağlardan gelen pınarlarla beslenen sıra çeşmeler şimdilerde
akmıyor. Bakımsızlıktan duvarlarında otlar ve dikenler çıkmış. Üst
kemerlerinin iç bölümlerinde de aynı sorun var. Zamana karşı direnç
gösteren bu güzel eserin görüntülerini de alıp yolumuza devam ediyoruz.
MEZARLIK YOK ARTIK…
Çalışmamızı sürdürdüğümüz sırada köye gelen orta yaşlı bir
Rum’a mezarlığı soruyoruz. Köyün çıkışında bir yeri tarif ediyor.
Ama hiçbir şey kalmadığını söylüyor.
Tarif ettiği yere gidiyoruz. Rum’un dediği gibi Çakırlar’da
mezarlık diye bir şey bulamıyoruz.
GÜNEY’DEKİ TÜRK KÖYLERİ (3)
ALANİÇİ MEZARLIĞI SON DÖNEMLERDE DOZERLE TEMİZLENDİ (3)
MEZARLIKTA KIRIK TAŞLARDAN BAŞKA BİRŞEY YOK
RUM EĞİTİM SİSTEMİNDEKİ KİN VE DÜŞMANLIK AŞISI OKUL
DUVARLARINDAKİ YAZILARDAN YANSIYOR
ÇAMLIBELDE YAN YANA DURAN TÜRK VE RUM MEZARLIKLARIN DURUMU TAM BİR ÇELİŞKİ
ÖRNEĞİ
TATLISU’DA GÖRÜNÜM FARKLI DEĞİL
Lefkoşa, 7 Ağostos 03 (T.A.K-Hasan Karaokçu):
Larnaka bölgesinin büyük Türk köylerinden Larnaka’nın 12 kilometre
ötesindeki Alaniçi (Klavya) köyündeyiz. Burada da diğer köylerimizde
olduğu gibi, Türklere ait olan izler silinmeye çalışılmış. Özellikle
de mezarlık ortadan kaldırılmak istendi. Bütün uğraşlara rağmen yine
de izler var. Eski Türk evlerinin taş başlıklarında kazınmış
ay-yıldızlar taşlardan silenemedi.
Son zamanlarda yayınlanan Türk köylerinin durumu konusundaki yazılar
etkili olmuş olacak ki Türk köylerindeki mezarlıkların bazıları
temizlenmeye başlanmış. Ama sözde otlar temizlenirken, dozer kepçelerinin
dişlilileri mezarları da ortadan kaldırıyor ve mezarlık alanı tarlaya dönüştürülüyor.
Alaniçi Türk köyündeki mezarlıkda bu olguyla karşılaştı. Mezarlık
alanında sadece kırık birkaç mezar taşının izine rastlanıyor.
Çamlıbel’de yan yana duran Türk ve Rum mezarlıkları ise tam bir
çelişki örneği.
Rum mezarlığı ne kadar bakımlıysa Türk mezarlığı o kadar harap.
Alaniçin’deki eski Türk okulu, şimdi Rum öğrencilerin eğitim
yuvası. Ancak bu eğitim yuvasında Rum eğitiminde var olan kin ve nefret
duygularını aşılama kampanyasının somut örneklerine rastlıyoruz. Her
yerde gördüğümüz “Unutmuyorum” sözcüğü buradaki okulun duvarlarında
da var.
Işte Alaniçi, Tatlısu, Çamlıbel.
ALANİÇİ (KLAVYA)
Alaniçi Larnaka’nın 12 kilometre batısında ve 1974 öncesi Kıbrıs’ın
en büyük Türk köylerinden biri.
Köyün giriş levhasını geçer geçmez Türk mezarlığıyla
karşılaşıyoruz. Arabamızı durdurup mezarlığın içerisine giriyoruz.
Adımımızı atar atmaz yıkılmış ve kırılmış mezarlar karşımıza çıkıyor.
Ortasında büyük bir okaliptüs ağacı bulunan Alaniçi mezarlığının da
son dönemlerde temizlendiği her halinden belli. İçerisinde ot, diken ve ağaçlar
o kadar büyümüş ki mezarlık dozerle temizlenmeye çalışılmış. Bunun
sonucu olarak da çok sayıda mezar kırılmış ve yerle bir edilmiş. Çok
dolaştığımız halde mezar taşında isim olan mezar bulamadık.
Gezdiğimiz köylerde karşılaştığımız en kötü durumdaki mezarlıklardan
biri olarak not ediyoruz.
GRİVAS’IN RESMİ
Köye giriyoruz. Genellikle evlerin büyük bölümü bakımlı. İçlerinde
Rumlar oturuyor. Köyün meydanına geliyoruz. Sol tarafta kulüp olarak
bulunan bina şimdi de aynı amaçla kullanılıyor. Ama kulüp binasının
üzerindeki levhada EOKA Lideri Grivas’ın resmi bulunuyor. Sağ tarafa
bakıyoruz. Atatürk büst alanını görüyoruz. Tüm köylerde olduğu gibi
Atatürk büstünün yerinde yeller esiyor. Büst alanı da belli ki geçişlerin
başlamasının ardından boyadan geçirilmiş. Buna karşın betondan
fışkıran dikenler ve otlar temizlenmemiş.
MUHTARIN EVİ
Okul ve caminin yerini soracak birilerini arıyoruz. Ama aşırı sıcaktan
sokaklarda tek kişi görmek mümkün değil. Bu sırada yanımızda bir araba
duruyor. İçinden inen adam köyün muhtarı olduğunu söylüyor. İsmi
Nikos Hambi. Ona amacımızı anlatıyoruz. Bize yardımcı olabileceğini
belirterek önce bir kahve içmek için evine davet ediyor. Onunla biraz
sohbet etme imkanı buluyoruz. Kumyalılı olduğunu söylüyor. Kapıların açılmasından
sonra evini görmeye gittiğini ve çok iyi durumda bulduğunu anlatıyor.
Evine yerleştirilen Kıbrıslı Türkün ek binalarla evini güzelleştirdiğini
ve oldukça bakımlı tuttuğunu belirterek bundan duyduğu memnuniyeti dile
getiriyor. Hatta evinde oturan Kıbrıslı Türklerle ailece dostluk kurduğunu
da belirtiyor.
Alaniçi hakkında da bize bilgiler veren Nikos Hambi, 1974 öncesi köyde
oturan Kıbrıslı Türklerin zengin ve varlıklı olduğunu, çok güzel
evleri bulunduğunu vurguluyor. Köyün büyük bölümüne Rumların
yerleştirildiğini, kalan eski evlerin ise yıkıldığını söylüyor.
AYYILDIZLI EVLER
Bazı eski ama bakımlı evlerin kapılarının üst başında
ayyıldızlı taş yapıtlara rastlıyoruz. Eskiden kahvehane olan bir bina
kullanılmadığı için oldukça bakımsız.
Caminin olduğu alana geliyoruz. Eski bir Bizans kilisesinden camiye
çevrilmiş sarı taştan bina oldukça bakımlı. Bahçe duvarları çevrilmiş
ve içerisine güller ve çiçekler ekilmiş. Kapısı ve pencereleri kapalı
olduğu için içerisi göremiyoruz.
OKUL
Camiden ayrılıp okula gidiyoruz. Şimdilerde Rum ilkokulu olarak
kullanılan bina oldukça bakımlı. Bahçesinde içeriye girdiğimizde
duvardaki dev “UNUTMUYORUM” yazısı ile karşılaşıyoruz. Görüntülerimizi
alırken, sınıfların içine bakıyoruz. Bölünmüş Kıbrıs haritasına
bakan 4-5 Rum kadının “ÖZGÜRLÜK IŞIĞININ DOĞUŞUNU GÖRMEMİZİ
BEKLİYORUZ” yazılı fotoğrafını görüyoruz.
TATLISU (MARİ) –
Daha sonra, Larnaka’nın 39 kilometre güneybatısında bulunan Tatlısu
(Mari) köyüne geçiyoruz.
Güneşin taş yaktığı saatlerde köyün içine giriyoruz. Sokaklar
oldukça tenha. Köy meydanında arabamızı park ediyoruz.Solda dükkanlar
görüyoruz. 1974 öncesi levhalar duruyor. Birinde Tatlısu kahvehanesi,
diğerinde Tatlısu Halk Odası kuruluş 1951 yazıyor. Sol tarafta da dükkanlar
var. Ama bu dükkanların tümü dülger atölyesi olarak kullanılıyor. Bir
yerleşim merkezinin ortasında gürültü kirliliği açısından sakıncalı
olan dülger atölyelerine AB’ye girmiş bir devletin hala daha nasıl izin
verdiğini anlamak mümkün değil. Köy içinde ilerliyoruz sol tarafta
sinemayı görüyoruz. Pencereleri ve kapıları sıkı sıkıya kapalı dış
cephesi kısa süre önce boyanmış. Burasının da ambar olarak
kullanıldığını öğreniyoruz. Sokaklardan biraz genel görüntü alıyoruz.
Burada da içinde oturulan evler hariç geriye kalan evler yıkılmış,
tahrip edilmiş hayvan barınağı olarak kullanılmış. Bu evlerin de her
biri çevre ve insan sağlığı açısından potansiyel birer tehlike. Gözle
görünen bu gerçeği ortadan kaldırmak için diğer köylerde olduğu gibi
burada da herhangi bir çaba görmüyoruz.
YENİ BOYANMIŞ CAMİ
Tatlısu’nun camisi de diğer Türk köylerinde olduğu gibi belli ki geçişlerin
serbest bırakılmasının ardından boyanmış ve kilitlenmiş.
AMBAR OKUL
Okula gidiyoruz. Burada da bakımsızlık hakim. Diğer köylerdeki
ilkokullara göre çok fazla kırılıp dökülmemiş ama. Kırılan masa ve
sandalyeler burada da mevcut. Ama okulun 2 sınıfı ambar olarak
kullanılıyor.
Tatlısu ilkokulu bahçesindeki Atatürk büstünün yerinde de yeller
esiyor.
MEZARLIK
Mezarlığın bir kapısı sökülüp atılmış. İçindeki mezarların
taşları, sökülmüş, kırılmış. Bazı mezarlar otlar ve dikenlerin
arasında tamamen kaybolmuş. Herşeye rağmen ayakta kalmayı başarmış
mezar taşları da var. Kırılan bazı isimli mezar taşları sağdan soldan
toplanmış yeniden mezarın üzerine konmuş. Bunlar da belli ki, söz konusu
ölülerin yakınları tarafından yapılan ziyaretlerde olmuş Tatlısu’daki
izlenimlerimizi de böyle tamamlıyoruz.
ÇAMLIBEL (PİRGA)
Larnaka’nın 25 kilo metre batısında bulunan 1974 öncesi karma bir
köy olan Çamlıbel’deyiz (Pirga)
Oldukça bakımlı ve temiz bir köy. Kıbrıslı Türklerin terk etmek
zorunda kaldığı evlerin hemen hemen tümüne Rum aileler yerleştirilmiş.
Bu nedenle yıkık dökük ev yok denecek kadar az.
Köy kilisesinin yanında bulunan küçük ilkokul binasını Rumlar
anaokul binası olarak kullanıyor. Köyün camisi son dönemde boyanmış.
Kapısı kilitli pencereleri kapalı. İçeriye giremiyoruz.
Orta yaşlı bir Rum köydeki gezintimizde bize yardımcı oluyor.
Kıbrıslı Türklerin evinde oturan bazı Rumlarla konuşuyoruz. Hallerinden
şikayetçi değiller.
ÇELİŞKİ
Yaşlı Rum Türk mezarlığının köyün çıkışındaki Rum
mezarlığının yanında olduğunu söylüyor. İki mezarlığı duvar
ayırıyor. Bir tarafı Rum mezarlığı, diğer tarafı Türk mezarlığı.
Rum mezarlığının önünden geçiyoruz oldukça bakımlı ve temiz. Türk
mezarlığının demir parmaklıklı kapısının biri sökülüp atılmış
mezarlığın içini otlar, dikenler, ağaçlar kapamış. Çok sayıda mezar
otlar ve dikenlerin altında kalmış. Mezarlığın ortasında geniş bir
alan dümdüz olmuş. Bunun sebebini mezarlığın kenarlarına yaklaştıkca
daha iyi anlıyoruz. Meğer mezarlık dozerle düzeltilmiş. Burada çalışan
dozer mezar taşlarını mezarlık duvarının diplerine itmiş. Duvar dipleri
küme küme mezar taşlarıyla dolu.Mezarlığın içerisinde bira
şişelerine de rastlıyoruz. Çamlıbel mezarlığındaki bu tabloyu da görüntüledikten
sonra buradaki çalışmamızı tamamlayarak bölgeden ayrılıyoruz.
GÜNEY KIBRIS’TAKİ TÜRK KÖYLERİ (1)
KÖYLERLE BİRLİKTE ANILARIN DAYANAKLARI DA YOKEDİLDİ
AYBİFAN MI? :”ORASI YOK ARTIK
SORU: "ALİFODEZ’E NE OLDU? ”
YANIT:""MUHTAR AZİZ EFENDİ HAYATTA MI?”
Lefkoşa, 5 Ağustos 03 (T.A.K—Hasan Karaokçu):
Kıbrıslı Türklerin yıllar yılı yaşadıkları köyler vardı bir
zamanlar. 1963-1974 arasında yıkılan 103 köyün dışında ayakta duran köyler.
Türk sakinleri tarafından büyük bedellerle korunan köyler…Anılarla
dolu, ata mezarlarının yer aldığı, evinin harcında emek ve ter olan, bir
yaşamın kapsadığı her türlü duygu ve anıyı barındıran evler, köyler,
yerleşim birimleri…..1974 sonrasında özgür bir yaşam için yığınla
anı ve dağlar gibi yükselmiş duygu yüküyle köylerin sakinleri
özgürlük göçüne katılarak Kıbrıs’ın Kuzeyine geçtiler.
29 Yıl boyunca Nufus Mübadelesi Anlaşması uyarınca Kuzeye geçerek
Rumlarla değiştirdikleri köylere, yeni barınaklarına sahip çıktılar. Köylerin
evlerin, eski sakinlerinin anılarının dayanaklarını yıkmadan, ortadan
kaldırmadan yaşadılar buralarda.
Bu süre içinde kendi evlerinin ve köylerinin de yerinde olduğu
hayaliyle, belleklerindeki görüntüleri canlı tutarak anılarıyla
yaşadılar. Göremedikleri evlerinin ve köylerinin koruma altında olduğu yönünde
de propaganda mesajlarına hep inandılar…Ta ki gidip evlerini, köylerini
görsünler.
Güney’deki Türk köylerine yaptığımız ziyaretleri kısa bir aradan
sonra sürdürdük. Karşımıza çıkan manzaralar öncekilerden pek farklı
değildi.
Öncelikle Lefkoşa bölgesi köyerinden işe başladık.
Alifodez köyünü, Aybifan’ı, Arpalık’ı yerinde bulamadık.
"Alifodez ne oldu?" sorumuza, komşu köyün, Alifodezi ve
Alifozlileri tanıyan Rumların yanıtı, “Muhtar Aziz Efendi hayatta mı,
Faiz ne yapıyor?” oldu.
Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın anılarının bir kısmının
toplandığı “Karkot Deresi” adlı kitabından tanıdığımız ve oradan
kaçan Kıbrıslı Türklerin anılarını barındıran Trodos dağlarının
eteklerindeki Aybifan köyü de ortalarda yok…Çevre köylerdeki Rumlar’dan
yok olan köyün nerelerde olduğunu, öğrenmeye çalışyoruz. Aldığımız
yanıt oldukça ilginç ve düşündürücü:
"Orası Denktaş’ın köyüydü. Ne oldu biz de bilmiyoruz.”
Arpalık’ta Türk evleri yıkılmış..Köydeki tarihi kilise restore
edilirken, tatbikat alanı olarak kullanılan köydeki caminin duvarlarının
hedef tahtası görevini yaptığı, üzerindeki yüzlerce mermi izinden anlaşılıyor.
Zamanında mezarlığın bulunduğu okalüptüs ağaçları yerinde ama
mezarlıktan geriye kalan sadece birkaç kırık taş.
İşte sırasıyla gezdiğimiz Lefkoşa bölgesindeki köylerimizin durumu:
GÜNEY KIBRIS’TAK İ TÜRK
KÖYLERİ (2)
ESENDAĞ’IN ARDA KALAN EVLERİ AĞIL
ÜÇ ŞEHİTLER KÖYÜNDE EVLERDEN ARDAKALAN ENKAZ…MEZARLIĞINDAN İZ YOK
Lefkoşa, 6 Ağustos 03 (T.A.K—Hasan Karaokçu):
Güney Kıbrıs sınırları içinde yer alan ve anılarda capcanlı
yaşamakta olan Larnaka bölgesi Türk köylerinden Esendağ’a gidiyoruz.
Türklerin oturduğu bu köye gitmek isteyenler ana yoldan köye sapan bir
işaret, köyün varlığını gösteren herhangi bir görüntüye
rastlayamaz. Yok farzedilen Türk köylerinin evleri ortadan kaldırılırken
varlıkları da harita üzerinden yok edilmeye çalşılıyor.
Üç Şehitler köyünün evleri gibi mezarlığı, camisi ve okulu ortadan
kaldırılmış. Geçişlerin başladığı 23 Nisandan bu yana bazı köylerdeki
Türk mezarlıklarının çevreleri tellenmeye başlandı. Etrafı son
zamanlarda tellenen Esendağ mezarlığının kalıntılarının bulunmasına
karşılık Üç Şehitler Mezarlığından ortada eser yok.
Karma köylerden olan Vuda köyü, saf Türk köylerinin durumundan çok
farklı. Rumlar da yaşadığından buraya sahip çıkılmış. Vuda’daki
cami ayakta yalnız kapı pencere boyaları, İslam dininin rengi yeşil
değil, Rum Ulusal rengi olan mavi. Kültürü koruyoruz diyenler, aslında
renklere bile el atarak kendilerine doğru yontuyorlar.
İşte Esendağ, Üç Şehitler ve Vuda köylerine yolculuğumuz:
ESENDAĞ (PETROFAN)
Larnaka’nın 24 km kuzeyinde bulunan 1974 öncesi saf Türk köyü olan
Esendağ’a doğru yol alıyoruz. Lefkoşa-Larnaka Anayolu’nun Limya yol
ayrımından giriyoruz. Esendağı gösteren herhangi bir işaret veya levha
yok. Elimizdeki haritaya göre ilerliyoruz. İşaretler sadece Rum köyü
Athineu’yu gösteriyor. Esendağ kayıp köy gibi. Athineu’ya ilerlerken
sağa sapan toprak bir yol farkediyoruz. Güneye doğru yaklaşık 1.5
kilometre ileride Esendağ’ı farkediyoruz. Toprak yola girip ilerlemeye
başlıyoruz. Uzaktan bakıldığında bölgenin en hakim tepelerinden birine
kurulmuş bir köy Esendağ. Herhalde serin olduğu için bu ismi aldı diye düşünüyoruz.
Köye genellikle kerpiç evler hakim. Ama uzaktan bütünlüklü ve hoş bir görünümü
var.
Köye yaklaşık 300 metre kalan mezarlıkla karşılaşıyoruz.
Mezarlığın çevresi belli ki çok da uzun olmayan bir zaman önce tellenmiş.
Mezarlıktan içeri giriyoruz, yıllardır bakımsız kaldığı her halinden
belli. Mezarların çoğu salyangoz istilasına uğramış. Yaptırılmış
mezarların bazıları burada da tahrip edilmiş. Diğer yerlerdeki mezar
taşları ise sökülmüş atılmış veya vurulan darbeler nedeniyle
eğilmiş durumda. Bazı mezarlar ise yerle bir olmuş.
HAYVAN DIŞKILARI
Mezarlıktan çıkıp Esendağ’a doğru ilerliyoruz. Bir zamanlar temiz
havanın estiği köyden ağır bir hayvan dışkısı kokusu geliyor.
Çünkü Esendağ’daki evlerin çoğu yıkılmış, yıkılmayanların tümü
ağıl haline getirilmiş. Bir zaman insanların yaşadığı evlerin içi
küçükbaş hayvan ve pisiliklerle dolu.
Köyün ortasında bulunan cami ve okul binasının dışı son dönemde
tellenmiş. Kapı ve pencereleri boyanıp sıkı sıkıya kapatılmış. Köyü
yıkıp döktükten sonra caminin göstermelik olarak bakımlı tutulmaya çalışılması
hangi akla hizmet eder diye düşünüyoruz.
Sıcak hava, koku nedeniyle inanılmaz derecede ağırlaşmış. Nefesimiz
tıkanıyor, güçlükle ilerliyoruz. Ağıl haline getirilmiş evlerin
girişlerine bağlanan veya bırakılan köpeklerin havlaması veya üzerimize
saldırması ayrı bir sorun. Elektrik yok, yol yok, su yok. Görüntü almak
için girdiğimiz yıkıntıların arasından yılanların süzüldüğü de
oluyor. Girdiğimiz bazı evlerden başımıza yıkılmadan görüntü alıp
çıkabilmemiz için dua ediyoruz.Evlerin kapıları, pencereleri, mertekleri
sökülmüş, bazı odaları yıkılmış, kalanlarda dev çatlaklar hakim.
Üfleseniz düşecek derecede. Ayakta kalan evlerin içi küçükbaş
hayvanlar kadar güvercinlere de mekan olmuş. Her tarafta güvercin yuvası
ve pisliği. Adımınızı attığınız her odada onlarca güvercin uçuşuyor
bir anda.
Anıların mekanlarına gübrelerin dolduğu Esendağ’dan hüzünle ayrılıyoruz.
ÜÇŞEHİTLER (GOŞŞİ)
Bu kez rotamızı Lefkoşa-Larnaka eski ana yolu üzerinde bulunan Üçşehitlere’e
doğru çeviriyoruz. Larnaka’nın 14 km kuzey batısında 1974 öncesi saf
bir Türk köyü olan Üçşehitler’in ismi önceleri Goşşi’ydi. 19
Temmuz 1958’de köyün bir kilometre uzaklığında köye su temin eden
motoru çalıştırmak için giden 3 Türk’ün (Özkan Hasan, Yılmaz Hasan,
Mehmet Betmezoğlu) Rumlar tarafından pusuya düşürülerek makineli
tüfeklerle şehit edilmesinin ardından köyün ismi Üçşehitler olarak
değiştirilmiş.
Köyün yanında bir askeri kamp bulunuyor. Bazı evler bu kampın içinde
kalmış. Kampın yanındaki toprak yoldan sağa sapıp Üçşehitler’e
doğru ilerliyoruz. Kuledeki nöbetçi önce bizi gözle takip ediyor, daha
sonra dürbünle izlemeye başlıyor. Başımıza geleceği çok iyi bildiğim
için kameraman arkadaşı askeri bölgeyle ilgili en ufak bir görüntü
almaması konusunda uyarıyorum.
MEZARLIKTAN ESER YOK
Üçşehitler’deki durum Esendağ’dan daha da vahim. Genellikle
gittiğimiz tüm köylerde bakımlı veya bakımsız bir mezarlık buluyorduk.
Üçşhitler’in girişindeki mezarlık tamamen yerle bir edilmiş. En ufak
bir ize rastlamanız mümkün değil. Mezarlık tahıl için tarım arazisi
haline getirilmiş.
Köyün okulundan da en ufak bir eser yok. Cami de büyük oranda yıkılmış
ne kapı ne pencere kalmış. Çatısı da sökülmüş sadece duvarları
kalan bir odanın içi ise hayvan pislikleri ve dışkılarıyla dolu. Geçmişte
etrafında dönümlerce mısır inciri (babutsa) olan, şimdilerde tümüyle
yok edilmiş köyün, toprak yolunda ilerlemeye devam ediyoruz. Sağlam
bırakılmış tek ev yok. Ya tamamen yıkılmış, ya da bir kaç duvarı
ayakta kalmış. Köyün köprüsünü bulana aşkolsun. Caminin arkasında
yıkılan okulun yerine büyük bir hayvan barınağı yapılmış. Görüntülerimizi
aldıkça ilerliyoruz. Aradan yarım saat geçmeden beklediğim gibi Rum
askeri kampından çıkan askeri bir araç köye doğru ilerlemeye başlıyor.
Ben biraz ileride olduğum için aracı farkeden ekip arkadaşları bana
sesleniyor. Sakin olmalarını söylüyorum. Yanlarına doğru ilerlemeye
başlıyorum. Kısa süre sonra askeri araç gelip yanımıza duruyor. İçinde
bulunan 3 yıldızlı komutan bölgede bulunmamızın uygun olmadığı yönünde
bizi uyarıyor. Biz sadece köyü çekmeye geldiğimizi söylüyoruz. Bunu ona
anlatmak pek de kolay olmuyor. Köyü hemen terketmemiz gerektiğini söylüyor.
Bunun için kendi sürdükleri aracı takip etmemizi istiyor. Geldiğimiz
yolun tersine başka bir yoldan bizi Larnaka yoluna çıkarıyor. Kendisi geri
dönüyor. Üçşehitlerden tam anlamıyla çalışmalarımızı tamamlamadan
zorunlu olarak ayrılıyoruz. Bir süre sonra da Üçşehitler köyüne giriş
tamamen yasaklanıyor.
VUDA (KALOHORYO)
Yolumuz Larnaka’nın 10 km batısındaki Vuda’ya (Kalohoryo) düşüyor.
1974 öncesi karma bir köy olan Vuda’da Rumlar’ın yerleşmediği Türk
evleri bakımsız.
YEŞİL MAVİ OLMUŞ
Köyün camisinin önüne geliyoruz. Camisi köy zenginlerinden Gazi Hasan,
minaresi ise Larnaka zenginlerinden Hamit Efendi tarafından yaptırılmış.
Minarenin üzerinde yapıldığı tarih olan 1923 altında da eski Türkçe
yazılar olan ayyıldızlı taş bir yapıt var. Caminin kapı ve pencereleri
Müslümanların genellikle kullandığı yeşil veya kahverengi ile değil
Rumlar’ın kullandığı renk olan mavi renkle boyanmış.
İLKOKUL GÜVERCİNLERİN VE GÜBRELERİNİN MEKANI
Vuda’da ilerlemeye devam ederek Türk İlkokulu’na geliyoruz. Türk
ilkokulunun durumu tek kelimeyle yürekler acısı. Kapıları, pencereleri
kırılmış, çatısı tahrip edilmiş, sadece sarı taştan bina ayakta. Bir
zamanlar çocukların eğitim gördüğü bu okul da güvercinlere mekan olmuş.
Her tarafta uçuşan güvercinler yanında çok sayıda ölü güvercin de
görüyoruz. Her tarafı kaplayan güvercin pisliklerini anlatmaya gerek yok.
Odaların zeminini patlatan ağaç kökleri insan boyu kadar yükselmiş.Geriye
sadece zamanında okulda okuyan çocukların sarı taşların üzerine kazıdığı
isimler kalmış. Süleyman Cevdet’in adı en belirgin olanlarından . Onun
görüntüsünü de alıyoruz. Kırılıp döküldükten sonra kendi kaderine
terk edilen Vuda Türk okulunu bizde terk ediyoruz.
Motifli demir kapısı olan mezarlığa geliyoruz. İlkokul gibi
mezarlığının da pek bakımlı olduğunu söyleyemeyiz. Son dönemlerde bazı
otları temizlenmiş ama, bazı mezarlar dikenler arasında kaybolmuş.
Yaptırılan mezar taşları genellikle kırılmış, çok sayıda çökmüş
mezara da rastlıyoruz. Türk mezarlığı Vuda’da son durağımız oluyor.
GÜNEY’DEKİ TÜRK KÖYLERİ (4)
ŞEHİTLER KÖYÜ TAŞKENT VE ALAMİNYO
ALAMİNYO’DA TÜRK EVLERİNİ YIKAN DOZERLERLE KARŞILAŞTIK
CİVİSİL HALA “YUNANİSTAN’I BEKLİYOR”
AKHİSAR’DA TALAN EDİLMİŞ TÜRK EVLERİ
Lefkoşa,8 Ağustos 03 (T.A.K—Hasan Karaokçu):
Güney Kıbrıs’ta bulunan Türk köylerinin her adımı heyecan
vericiydi, her köyde bir burukluk yaşadık…Ancak 1974 yılında köyün
erkeklerinin topluca katledildiği “Şehitler Köyü” Taşkent ve Alaminyo’ya
giderken yaşadığımız duygular çok farklıydı.
1974 yılından hemen sonra, Taşkent erkeklerinin Rumlarca
katledilmesinden sonra topluca göç eden ilk köylerimizden…Acı dolu
olarak Kuzeye göçen analar, bacılar, eşler günlerce belki dönerler diye
umutla beklediler erkeklerini ..Ancak dönemeyeceklerini kısa sure içinde öğrendiler
ve gerçeği kabullenerek acılarıyla yaşamayı öğrendiler.
Aradan geçen 29 yıldan sonra Taşkentliler bugün köylerindeki
evlerinden önce katledilen yakınlarının mezarlarını arıyorlar..
Bir başka köy Ötüken’de eski Türk evleri ağıl olarak
kullanılıyor.
20 şehidi olan Alaminyo’da Türk evlerinin kalıntılarını ortadan
kaldırmak için son çabaları harcayan dozerlerin faaliyetleri içimize
farklı bir burukluk veriyor.
Akhisar’da ise turizm sektörünün gözbebeği durumuna gelmiş restero
edilmiş tipik Kıbrıs köy evlerinin arkasında talan edimiş Türk evleri,
gözlerden ırak tutulmaya çalışıyor.
İşte, Taşkent. Ötüken, Civisil ve Alaminyo turumuzda gözlemlerimiz:
TAŞKENT (DOHNİ)
Taşkent Larnaka’nın 35 kilometre batısında bulunuyor.
1974’te Barış Harekatı’nın ikinci safhasının başladığı gün
Rum ve Yunan askerlerinin 89 Türk erkeğini zorla alarak katlettiği köy
olarak biliniyor Taşkent.
Bir vadinin üzerine kurulmuş olan Taşkent bölgede gördüğümüz en
güzel köylerden biri evlerin büyük bölümü taştan yapılmış ilk
bakışta çok hoş bir görüntüsü var.
Dıştan bir iki kare görüntü aldıktan sonra Taşkent’in içerisine
sokaklarında ilerlemeye başlıyoruz. Yolda bulduğumuz birkaç Rumla sohbet
edip Türklerin yaşadığı evleri, okulu, camiyi ve mezarlığı görüyoruz.
Köyün girişindeki bir kaç yıkık evi gösterdikten sonra Kıbrıslı Türklerin
yoğun olarak yaşadıkları yer olarak vadinin kuzeyindeki evleri işaret
ediyor. Söz konusu bölgeye yaklaştıktan sonra diğer köylerdeki gerçekle
yüz yüze geliyoruz.
Kıbrıslı Türklere ait sayısız ev burada da yıkılmış. Bazıları
yerle bir edilmiş, kimisi kendi kaderine terkedilmiş Samanlık ve hayvan
barınağı olarak kullanılan evlere Taşkent’te de rastlıyoruz. Çatısı,
kapıları, pencereleri tamamen sökülmüş tarihi özelliği olan bir ev
karşımıza çıkıyor. Kapı başlığının üzerinde eski Türkçe yazılı
taş yapıt tüm güzelliğiyle duruyor. Yan tarafta restore edilmeye
başlanan başka tarihi eserlerde görüyoruz. Burası şimdilik restorasyon
kapsamında bulunmuyor. Tarihi ve kültürel eserlere sahip çıkılması bir
insanlık görevi olduğunu düşünüyoruz. İleride bu tarihi binanın da
restore edileceği umuduyla o bölgeden ayrılıyoruz.
Köyün doğusuna doğru bir müddet ilerledikten sonra bu kez camiyi
buluyoruz. Caminin dış cephesi kapı ve pencereleri yakın bir zamanda
boyanmış Anıhtarın kimde olduğu belli olmadığı için caminin içine
girip durumunu tespit edemiyoruz.
Taşkent İlkokulu okul olarak değil ambar olarak kullanılıyor.
Sınıfların içi dışı demir raflar, karton kasalar ve çeşitli
eşyalarla dolu. Belli ki burası bir tüccara tahsis edilmiş. Okul bahçesindeki
Atatürk büstü yok edilmiş. Büst alanı ise tahribata uğramış.
Taşkent mezarlığına gidiyoruz. Mezarlığın içerisindeki otlar
temizlenmiş. Diğer bölgelere göre buradaki mezar taşları daha az
kırılıp dökülmüş. Buranın mezar taşları da diğer bölgelere göre
daha değişik. Kadın ve erkek ölüler için ayrı model mezar taşları
kullanılıyor. Taşkent, mezarlığının çevresi atılan hurda araç ve
molozlarla çöplük haline getirilmiş mezarlıktaki gözlemlerimizden sonra
Taşkent gezimize de son noktayı koyuyoruz.
ÖTÜKEN (MENNOYA)
Larnaka’dan 18.5 kilometre uzaklıktaki 1974 öncesi saf bir Türk köyü
olan Ötüken’e
geliyoruz. (Mennoya)
Küçük ve şirin bir köy Ötüken. Okulu ve camisi aynı alan içinde.
Okulu yine okul olarak kullanılıyor. Bahçesinde çocuk oyun grupları var.
Caminin girişinde duvarın üzerindeki bir mermer taşta “Geçmişle Öğün
1923 – Yarına Güven 1973” yazısı var. Tarih kitaplarına göre de
Ötüken cami ve okulu 1973’te yaptırılmış. 1974 sonrası yerleştirilen
Rumların kaldığı evler bakımlı. Diğer evler yıkılmış. Ayakta kalan
bazı evler ise ağıl olarak kullanılıyor. Mezarlığının çevresi bir
süre önce tellenmiş. Otlar temizlenmiş. Yaptırılan mezarların isim
taşları burada da kırılmış. Bazı mezarlar bakımsızlıktan zamana
yenik düşüp yerle bir olmuş. Bu küçük ve şirin köyden de bu
izlenimlerle ayrılıyoruz.
ALAMİNYO
Ötüken’den çıkıp harita üzerindeki yolları takip ederek Larnaka’nın
24 kilometre batısında bulunan 1974 öncesinde bölgenin en verimli karma
köylerinden olan Alaminyo’ya geliyoruz. Bu köyümüz de toplu şehitler
veren, suçsuz insanların katledikleri köylerden. Tam 20 şehit var burada.
Bunlardan beşi 1967 yılında Rumlar tarafından kurulan bubi tuzağının
kurbanları. Bu kurbanlar arasında baba ve iki çocuğu da var. 15 kişi ise
1974’te evlerinden alınarak topluca kurşuna dizilmiş masum insanlar….
Köyün meydanında 1964’te öldürülen elinde thomson marka silahı
bulunan Tazaros Georgiu isimli EOKA’cının heykeli var. 1974 öncesi karma
olarak yaşanan köydeki Türk evlerinin büyük bölümü yıkılmış.
Dozerleri ayakta kalan bazı Türk evlerini yıkarken buluyoruz. Köye hakim
yüksek bir yerde okulu buluyoruz. Okulun çevresini otlar bürümüş.
Kapıları ve pencereleri kapalı ve kilitli. Önünde geniş bir boş alan
var.Burası da dozerle düzeltilmiş. Önceleri bir şey var mı yok mu
bilemiyoruz. Okulun hemen kuzeyinde aynı alan içerisinde camiyi buluyoruz.
Cami son dönemde boyanmış bakımlı görünüyor. Birden caminin yanında
karşımıza 4 tane şehit mezarı çıkıyor. Mezarların hepsi kırılmış
dökülmüş tahrip edilmiş. Mezarların hemen karşısında bulunan kahveye
gidiyoruz. Orada oturan 4-5 yaşlı Rum ile sohbet ediyoruz. Söz konusu
mezarların 1964 yılında Rumların koyduğu bombanın patlaması sonucu
ölen Kıbrıslı Türklere ait olduğunu söylüyorlar.
Bu mezarların ve caminin olduğu caddeye ise ne gariptir EOKA lideri
Grivas’ın adı verilmiş. Bazı Türk sokaklarının ismine de EOKA’cıların
isimleri verilmiş.
Alaminyo’nun çıkışındaki mezarlığa gidiyoruz. Sonradan tellenmiş
Türk mezarlığının içinde ne mezar kalmış, ne de mezarcık. Kala kala
mezarlığın girişindeki musalla taşı kalmış. Mezarlığın içini otlar
dikenler ve ağaçlar kaplamış. Mumla arasanız tek mezar veya mezar taşı
bulamazsınız.
Alaminyo’dan da bu gözlemlerle ayrılıyoruz.
CEVİZLİ (CİVİSİL)
Larnaka’nın 18 kilometre batısındaki 1974 öncesinde saf bir Türk
köyü olan Cevizli’deyiz. (Civisil)
Köye girmeden önce sağ tarafta mezarlıkla karşılaşıyoruz. Civisil
mezarlığı da son dönemde tellenmiş. Dışı tellenmiş ama içi yürek
yakıyor. Bir çok mezar bakımsızlıktan yok olmuş. Kalan mezarların tümü
kırılmış. Çok sayıda çökmüş mezara da rastlıyoruz. Yılan ve fare
yuvası olmuş.
Köyün içine girdiğimizde camiyi buluyoruz. Caminin bir bölümü Kulüp
olarak kullanılıyor. Kulüp levhasının üzerinde Yunan bayrağı var.
Caminin hemen dibinde şimdilerde kullanılmayan çeşme duvarlarının
üzerinde büyük harf olarak EOKA yazılmış. Biraz daha ilerliyoruz. Sağ
tarafta direkte dalgalanan bir Yunan bayrağı var. Yunan bayrağının
arkasındaki duvarda mavi beyaz haç şeklinde çizilmiş bir Kıbrıs
haritası. Sınırlar kırmızı ile çizilmiş. Sınır bölgesinin tam ortasına
ise saplanmış ve ucundan kan akan bir kama resmi var. Solunda bir Yunan
bayrağı resmi sağda bir arma.
Haritanın üzerinde büyük harflerle “UNUTMUYORUM” yazısı.
Haritanın altında ise “KIBRIS GEÇMİŞTE OLDUĞU GİBİ YUNANİSTAN’I
BEKLİYOR” yazısı.
Etrafta genellikle Yunan bayrakları asılı. Hatta bazı evlerin üzerinde
bile. Kıbrıs Cumhuriyeti bayrağı görmek çok zor. Köydeki Türk düşmanlığını
kahvedeki insanların bakışlarından bile hissedebilirsiniz. Samimi bir
şekilde selam vermemize rağmen, bizimle konuşmamayı tercih ediyorlar. “İlle
de Türkleri sevmek mecburiyetleri yok ki” diye düşünüp köyü dolaşmaya
devam ediyoruz. Cevizli İlkokulu’na gidiyoruz. Okul kullanıldığı için
bakımlı. Bahçesinde bulunan Atatürk büstü sökülüp atılmış. Yandaki
bayrak direğinin üzerine ise bir haç konmuş.
Türk düşmanlığı ve Türklere ait izlerin yok edilmesi için özen
gösterilen Cevizli’den de bu duygularla ayrılıyoruz.
AKH İSAR (AYANNA)
Güney Kıbrıs’taki inceleme gezilerimizi sürdürüyoruz. Larnaka’nın
16 km kuzeybatısında bulunan 1974 öncesi karma bir köy olan Akhisar
(Ayana)dayız.
Köyün girişinde sağ ve solunda güzel bir çam koruluğu ile
karşılaşıyoruz. Çamlığı geçer geçmez sağ tarafta Türk okulunu
buluyoruz. Yıllardır budanmamış ve bakılmamış ağaçlar arasında sarı
taştan kemerli bir bina.. Bahçesini otlar ve dikenler kaplamış. Bina
tamamen kendi kaderine terkedilmiş. Kapısı, pencereleri, pancurları
kırılmış içeriye giriyoruz. Diğer bölgelerde karşılaştığımız
aynı manzara... Her taraf güvercin yuvası ve pisliği dolu. Kara tahta
yerde atılmış. Sınıftaki tüm sandalye ve masalar götürülmüş..
Nasıl olduysa bir tane atıl vaziyette duruyor. O da kırık. Akhisar’ın içerisine
doğru ilerlemeye başlıyoruz. Çok sayıda taştan ev görüyoruz. Hoş bir
mimarileri var. Köyün güneyinde genellikle Rumlar tarafından yapılan yeni
evler var. Kuzey tarafta taş binaların ağırlıklı olduğu yerler 1974
öncesi Kıbrıslı Türklerin yaşadığı evler. Bazı evler taş mimarisine
uygun olarak restore edilmiş. İçinde Rumlar oturuyor. Restoran haline
getirilenler de var. Bu bölgede ilerledikce kendi kaderine terkedilmiş,
yıkılmış ve hayvan barınağı olarak kullanılan Türk evlerini
buluyoruz. Kendi kaderine terk edilen evler tam bir çöplük ve pislik yuvası..
Turistlere hizmet amacıyla restore edilen evlerin arkasındaki bu manzara hiç
de hoş değil.
Rumlar köye gelen turistleri buralarda dolaştırmamak için herhalde
özel bir gayret sarfediyor diye düşünüyoruz. Marketi bulunan bir Rum kadınla
sohbet ediyoruz. Sol taraftaki geniş bir arazide de zamanında Türk evleri
olduğunu ama daha sonra tamamen yerle bir edildiğini söylüyor. Bölgeyi
iyice incelediğiniz zaman kalıntılardan bunu anlayabiliyoruz. Mezarlığı
soruyoruz. Ne kadından ne de sorduğumuz başka Rumlardan net bir yanıt
alamıyoruz. Bu nedenle mezarlıkla ilgili herhangi bir gözlem yapmadan
Akhisar’dan ayrılmak zorunda kalıyoruz.
GEÇİTKALE VE BOĞAZİÇİ
YAŞADIKLARI OLAYLARLA KIBRIS TARİHİNE DÖNÜM NOKTASI OLARAK GEÇEN
TÜRK KÖYLERİ
Lefkoşa, 9 Ağustos 03 (T.A.K-Hasan Karaokçu):
Her Türk köyünün Kıbrıs tarihinde bir yeri var. Ama Geçitkale ve Boğaziçi
köylerinin bir başka. Bu köylerin uğradıkları saldırılar,
halklarının gösterdiği direniş ve verilen şehitler. Geçitkale ve Boğaziçi
halklarına yöneltilen saldırılardan sonra Türkiye’nin garantörlük
haklarını kullanmak için sergilediği kararlı tutum sonucunda geriye
çekilmek zorunda kalan Grivas önderliğindeki Yunan ve Rum birlikleri ve
Kıbrıs tarihine bir damgasını vuran olaylar zinciri.
Bu köylerimizin gösterdiği direniş ve Türkiye’nin uluslararası
anlaşmalardan doğan garantörlük haklarını uygulayacağı konusunda gösterdiği
kararlılık sonucunda 1967 yılında saldırıların hemen ardından
Yunanistan Kıbrıs’ta bulundurduğu askerini geri çekmek zorunda kaldı.
Rumların aldıkları Çek silahları BM’ye verildi. Erenköy’de daracaık
bir alanda mahsur olarak yaşamak zorunda kalan yurt savunmasına katılmış
üniversite öğrencileri okullarına dönebilmişlerdi.
Bu köylerimizde destanlar yaratan Mehmedeminler, Hasanlar, Bayramlar,
Mustafalar, Remziler ve diğerlerinden oluşan onlarca şehidin yattığı
Şehitlik 1974’ten sonra en çok tahrip edilen yer.
Güney’deki Türk köylerine yaptığımız ziyaretler programı
çerçevesinde Larnaka kazasının 1974 öncesi en büyük Türk köylerinden
olan ve Larnaka’dan 24, Lefkoşa’dan 35 kilometre uzaklıkta bulunan Geçitkaleye
girerken beynimizden tarihin filmi akıyor.
MEZARLIK VE ŞEHİTLİK
Yolumuzun üzerinde olduğu için ilk olarak mezarlıkta duruyoruz.
Mezarlığın demir kapısının bir kanadını sökülmüş durumda
buluyoruz. Oldukça büyük olan mezarlığın içinde ilerlemeye başlıyoruz.
Buradaki mezarlarda da büyük tahribat var. Yapılmış mezarların çoğu
kırılmış. Birçok mezar taşı sağa sola duvar diplerine atılmış.
Bakımsızlıktan ortaya çıkan ot, diken ve ağaçlar burada da birçok
mezarı kaplamış. Geçitkale mezarlığının duvarları yıkılmaya da
başlamış.
Mezarlığın sonuna doğru ilerleyince yan taraftaki şehitlik
karşımıza çıkıyor. 1967’de köye saldıran Rumlara karşı gösterilen
direniş sırasında şehit düşen 24 kişi için yaptırılmış olan
şehitliğin durumu tam anlamıyla felaket. Şehitliğin girişinde bulunan Mücahit
amblemi kurşunlanmış. Şehitlerin tek tek fotoğraflarının yer aldığı
camlı bölümler kırılmış. İçlerindeki fotoğraflar sökülüp atılmış.
Şehitliğe girişte yer alan ve üzerinde Mehmet Akif Ersoy’un
sözlerinin yer aldığı taş mermer yerinden sökülüp atılmış ve
kırılmış.
Şehit mezarlarının isim taşları da aynı şekilde tahrip edilmiş. Türk
düşmanlığının örneklerinden biri sergilenmiş Geçitkale
şehitliğinde.
HASTANE YAKILDI
Geçitkale şehitliğinden çıkıp köy içinde ilerlemeye başlıyoruz.
Hastane olan binanın önüne geliyoruz. Dıştan bir görüntü alıp içeriye
giriyoruz. Bir dönem kullanılan hastanenin içi tüm eşyalarıyla birlikte
yanmış ve öylece bırakılmış. Yani hastane yangın sonrası
temizlenmeden kendi kaderine terkedilmiş. Duvarlarında “Makedonyam”
yazısını görüyoruz.
GEÇİTKALE CAMİSİ
Geçitkale camisine gidiyoruz. 1900’lü yılların başında yapılmış.
Güzel bir minaresi bulunan cami bazı bölgelerdeki camilere göre daha iyi
durumda. Bunun kapısına da kilit vurulmuş.
EVLER-SOKAKLAR
Geçitkale’de Rumların yerleştirildiği evler dışında kalan evlerin
önemli bir bölümü yıkılmış. Ambar ve hayvan barınağı olarak
kullanılan ev sayısı da az değil. Burada da yıkıntılar ve hayvan
pislikleri arasında, çeşitli tehlikelere rağmen görüntülerimizi alıyoruz.
Geçitkale’de KENT isminde bir de sinema var. Ambar olarak kullanılıyor.
Daha ileride olan yazlık sinema ise kendi kaderine terk edildi.
Bu bölgede "Şehit Cemal Mani Sokağı”na rastlıyoruz. Nasıl
olduysa bu sokak ismi sökülüp atılmamış.
RUM POLİSİNİN MÜDAHALESİ
Köyün en geniş caddelerinden birine geliyoruz. Benzin istasyonu, dükkanlar,
Polis ve İtfaiye istasyonları bulunuyor. BRT ekibi burada çekim yaparken
Rum polisi olaya müdahale ediyor. Hiçbir yasak işareti olmamasına
karşın, karakolun görüntüsünü çekti iddiasıyla BRT ekibi karakola çağrılıyor.
Ben biraz daha geride olduğum için olayı son anda fark ediyorum. BRT
ekibinin karakola götürülüşünü yansıtan bir poz fotoğraf çekmeyi başarıyorum.
Arkalarından ben de karakola giriyorum.Oradaki sorumlu polis ısrarla
çekilen görüntüleri görmek istiyor. Köye niçin geldiğimizi sorgulamaya
çalışıyor. BRT’deki arkadaşlar bölgenin genel görüntüsünü aldıklarını
o bütünün içerisinde karakol ve itfaiyenin görüntülerinin bulunduğunu
söylüyor. Herhangi bir yasak işareti görmediklerini de anlatıyor. Görevli
polis laftan anlamıyor. Çekilen görüntüler geri sarılıp Rum polisine gösteriliyor.
Karakol ve itfaiyenin özel olarak çekilmediğini gözleriyle gören Rum
polisi, yine de sorun yaratmaya devam ediyor. “Sizin için sorun değil ama
benim için sorundur” diyerek görüntüleri silmelerini istiyor. BRT ekibi
ister istemez görüntüleri siliyor. Rum polisi kamerayı bir daha
inceledikten sonra bizi serbest bırakıyor.
Geçitkale’den genel görüntü aldıktan sonra ayrılıyoruz.
BOĞAZİÇİ (AYTOTORO)
Larnaka’nın 30 kilometre batısında bulunan 1974 öncesi karma
köylerden biri olan Boğaziçi (Aytotoro) köyü yeşillikler arasında. Vadi
içindeki köyde yenilikler var. Köyü çevreleyen yeşil örtüyü
narenciye, zeytin ve diğer meyve ağaçları oluşturuyor. Köyün genel
görüntüsünü almak için arabamızdan iniyoruz. Traktörüyle bir Rum
çiftçi, bahçesine geçerken yanımızda duruyor. Selam kelam biraz sohbet
ediyoruz. Vadinin içindeki narenciye bahçesini göstererek “Bu bahçe
Cemil’indir. Ona ben bakarım” diyor. Kuzey’den göçmen geldiğini söylüyor
ama şimdiki yaşantısından da pek şikayetçi görülmüyor. “Biz de bir
anlaşma olsun istiyoruz” deyip yoluna devam ediyor.
E ĞİTİM YUVASINDAN HAYVAN
YUVASINA
Anlaşma istediğini söyleyen Rumun tarif ettiği sokağa girip Türk
okulunu buluyoruz. Okulun içinde bulunduğu durumu kelimelerle anlatmak gerçekten
zor. Yıkılmış, dökülmüş, harabe haline getirilmiş. Bir zamanların
eğitim yuvası hayvan yuvası haline dönüştürülmüş. Yani okul
yıllardan beridir ağıl olarak kullanılıyor. Sınıfları temizleyecek
olsanız içerisinden tonlarca hayvan pisliği çıkar. Tüm sınıfların
durumu hemen hemen aynı. Her tarafa yayılmış güvercin pislikleri ve
ölüleri ayrı bir sorun. Kırılmış ve tahrip edilmiş çatılar güvercinlerin
istilasına uğramış.
Okulun kemerli giriş bölümünde de aynı manzara var. Kendiliğinden
yetişmiş incir ve diğer ağaçlar ve gittikçe yayılan dikenler okulun
ayakta kalan taş binasını tehdit etmeye başlamış. Duvarlarda ahlak
dışı çeşitli resim ve yazılara rastlıyoruz.
Okul bahçesinin güney kısmında kalan Atatürk büstü alanını görüyoruz.
Büst beton zemin üzerinden alınmış. Büst alanı ise çevresinde oldukça
fazla hasar var. Yıllardır temizlenmeyen dikenler ve otlar ise insan boyunu
aşmış.
Bizim cami zannettiğimiz, ancak sonradan eski Türk okulu olan binanın
yanına geliyoruz. Kapısının üzerinde eski Türkçe büyükçe bir yazıt
var. Kapı ve pencereleri bakımsızlıktan kırılmaya başlamış içerisine
giriyoruz. Belki birileri tarafından ambar olarak kullanılmış. Ama
ambardan çok çöplüğü andırıyor.
TÜRK EVLERİ YIKILDI
Köy içinde ilerlemeye devam ediyoruz. İçerisinde oturulan çok az sayıda
ev hariç Boğaziçi’nin tüm Türk evleri yıkılmış veya
bakımsızlıktan çökmüş durumda. Yine canımızı tehlikeye atarak
yıkık evlerin içerisine girerek görüntülerimizi alıyoruz. Gerçekten
yürekler acısı bir durum. Boğaziçi cami dış cephesi kapısı ve
penceresi yeni boyanmış ve kilitli.
Ardından mezarlıktayız. Mezarlıkta da Türk evleri okulu ve camiden
farklı bir görüntüyle karşılaşmıyoruz. Taştan mezarların tüm isim
boşlukları ve kenarları bilinçli olarak kırılmış çoğu mezarlar
bakımsızlıktan çökmüş taşları sökülmüş atılmış. Mezarlıktan
edindiğimiz bu izlenimin ardından Boğaziçi’ndeki çalışmamızı
tamamlayıp buradan ayrılıyoruz.
LİMASOL KÖYLERİ
YALOVA CANLI..TÜRK EVLER İNE
YERLEŞEN RUMLAR VAR
TÜRKLERE AİT GENİŞ TARIM ARAZİLERİ KULLANIYOR
CAMİNİN EŞYALARI KIRIK DÖKÜK
MİSAFİRPERVERLİĞİYLE ÜN SALMIŞ KANDU KAHVEHANESİNDE
MİSAFİRPERVERLİK BULAMADIK..
BİNATLI’DA ZENGİN TÜRK ARAZİLERİ ÜZERİNDE YAPILAR KURULDU
Lefkoşa, 03 (T.A.K Hasan Karaokçu):
Güney Kıbrıs’ta Kıbrıslı Türkler’in terketmek zorunda kaldıkları
köyleri araştırma ve inceleme gezimize Limasol bölgesinden Yalova (Piskobu),
Binatlı (Polemidya) ve Çanakkaleyi’de (Kandu) katıyoruz.
Limasol köylerini gezimiz sırasında bize ülkemizin tanınmış
simalarından, eski bakanlardan Özel Tahsin eşlik ediyor. İlk durağımız
1974 öncesi karma bir yer olan Yalova (Piskobu) oluyor.
Limasol’un 14 kilometre batısında bulunan Yalova’ya varıyoruz.
Türkler’in yaşadığı bölgelere gidip görüntülerimizi almaya başlıyoruz.
YALOVA’DA TÜRK EVLERİNİN ÇOĞUNLUĞUNA RUMLAR YERLEŞTİ
Oldukça geniş bir alana yayılmış Yalova’daki Türk evlerinin önemli
bölümüne Rumlar yerleştirilmiş. Buna karşın yıkılmış Türk evlerine
de rastlıyoruz. Kendi kaderine terkedilmiş samanlık ve ambar olarak
kullanılan evler de var.
Yalova’nın güneyinde denize yakın bölgede Vakıflar İdaresi’ne ait
binlerce dönüm sulu tarım arazisi karşımıza çıkıyor.
Güney Kıbrıs’ta turizm potansiyelinin gelişmesiyle hem bu arazilerin,
hem de Yalova’daki diğer Türk mallarının değeri oldukça artmış.
Yalova Sineması hala gösterimde. Eski nostaljik kovboy filmleri yanında
yeni vizyona girmiş filmlerin afişleri asılmış.
CAMİ
Minaresi bulunan Yalova Camisi’ne geliyoruz. Önünde 2 tane büyük
sütun ve çift taraflı merdiven ayaklarıyla giriş yapılan caminin
kapısı kilitli. Buradan içeriye girmemiz mümkün olmuyor. Caminin
çevresini dolaşıyoruz. Arka bahçesine geldiğimizde camiyle bütünleşmiş
bir hamam karşımıza çıkıyor. |